Cabir Bin Hayyan

Cabir Bin

Cabir Bin Hayyan, tam ismi Ebu Musa Cabir Bin Hayan Abdullah el-Kufi olan 721 yılında Tus’ta doğan ve 815 yılında Tus’ta yaşamını yitiren, kimya alanında çalışmalar yapan bilim insandır. Yemen’de bulunan Ezd kabilesi üyesi ve Küfe’de baharatçılık ile geçimini sağlayan bir babanın oğlu olan Hayyan yaşamının büyük bir kısmını Küfe’de geçirmiştir. Küfe’de yaşadığı yıllarda Cafer es-Sadık’tan dersler almıştır ve daha sonra Bağdat2a giderek burada çalışmalarda bulunmuştur. Bağdat’ta bulunduğu yıllarda Bermeki ailesinin koruması altında yaşayan Cabir, bu ailenin devlet yönetiminden uzaklaştırılmasından sonra Küfe’ye geri dönmüştür ve araştırmalarını burada devam ettirmiştir.

Ders Aldığı Kişiler

Cabir Bin Hayyan kendi ifadesiyle; sahip olduğu bütün bilgiler için ‘Hikmetin Kaynağı’ sıfatını, İmam Caferi Sadık için kullanmıştır. Ayrıca Cabir’in öğreticileri arasında Harbi el-Himyeri de bulunmaktadır ve Cabir, bir takım ilim ile birlikte Himyeri dilini de kendisinden öğrendiğini ifade etmektedir. Ayrıca Cabir’in öğretmenleri arasında Marianus’un da öğrencisi olan bir rahip de bulunmaktadır. Daha pek çok hocasından bahseden Cabir kendisi üzerinde yönetim baskısı oluşmasından endişe duyduğu için uzun süreli olarak tek bir yerde kalmamış ve bu nedenle sürekli olarak gezmiştir. Bu nedenle Cabir bin Hayyan Suriye’de, Irak’ta, Hindistan’da ve Mısır’da bulunmuş, sıklıkla seyahatler gerçekleştirmiştir.

Çalışmaları

Cabir bin Hayyan, kimya alanında yaptığı çalışmalar nedeniyle bilim dünyasında adından söz ettirmektedir. Kimya alanında uzmanlaşan Cabir aynı zamanda tıp, matematik, astronomi, felsefe ve doğa bilimleri ile de ilgilenmiştir fakat öne çıktığı bilim alanı kimya olmuştur. Doğa bilimleri ile ilgili olarak deneysel metodun gerekliliği ve önemini tam olarak kavrayan ve bütün çalışmalarında da bu metodu uygulayan Cabir, modern kimyanın kurucu olan bilim insanları ile denk tutulmuştur.

Cabir, geleneksel küçük alem yani insan ve büyük alem yani evren anlayışı ile semavi güçlerin dünyadaki olaylara etki ettiği düşüncesine doğa felsefesi görüşlerini dile getirmiştir. Aynı zamanda Cabir, evrenin nicelik boyutu üzerinde de özellikle durmuştur. Cabir’in bilim anlayışında da ölçmenin ve deneyin büyük bir önemi bulunmaktadır.

Madenler, Cabir bin Hayyan imzası taşıyan eserlerde özel bir yere sahiptir. Çünkü Cabir, madenleri hem oluşumları açısından hem de dönüşümleri açısından ele almıştır. Bu durum, Cabir’in kimya çalışmaları için bir hareket noktası olmuştur. Cabir’e göre var olan tüm madenler, civa ile kükürdün farklı oranlarla ve özel olan semavi etkilerle bir araya gelmesinin sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Ayrıca Cabir’e göre yeryüzündeki tüm madenler aslında gezegenlerin yeryüzündeki birer nişanıdır. Bu açıdan bakıldığında madenler sadece yeryüzüne ait değildir. Cabir’e göre; değersiz madenlerin altına dönüştürülmesin aşamasında sözü edilen semavi etkiler de kimyacılar tarafından kontrol edilebilir olmalıdır.

Cabir Bin Hayyan Kimdir?

Kimya alanında pek çok görüş ortaya atan ve farklı çalışmalarda, deneylerde bulunan Cabir aynı zamanda hocalık yapmış ve pek çok öğrenci de yetiştirmiştir. Cabir tarafından yapılan deneyler, kendisi tarafından en ince ayrıntısına kadar detaylandırılmış, açıklanmış ve anlatılmıştır ve deney sonuçları da açıkça dikkatli bir şekilde yorumlanmıştır. Bazı önemli kimyasalların bileşimlerini saptayan ve açıklayan Cabir bin Hayyan, deneylerinde kullandığı aletleri ev bu aletlerin kullanışlarını da açıklamıştır. Hassas ölçüm aletleri yaparak kimya alanında çalışmalar gerçekleştiren Hayyan aynı zamanda nitrik asit ve sülfürik asit gibi pek çok asitleri ve potasyumu, karbonatı da bulmuştur.

Eserleri

Cabir bin Hayyan’a ait olduğu düşünülen yaklaşık olarak 2000 eser olduğu tahmin edilmektedir. Kendisinden oldukça uzun yıllar sonra dünyaya gelen Enrico Fermi ile Albert Einstein gibi bilim insanlarının uzun süre üzerinde durduğu ve farklı çalışmalar yaptığı atom ve atomun yapısı hakkında da çalışmalar yapan Cabir, atomun parçalanabileceğini de eserlerinde oldukça kapsamlı bir şekilde ele almıştır.

Kitab-üs Sümum isimli eserin sahibi olan Cabir Bin Hayyan, bu eserinde zehrin ve de zehirli maddelerin yapılarını incelemiştir ve ateşte yanması mümkün olmayan bir kağıdın yapımını başarmıştır. Ayrıca Cabir imbik yapımını da ilk kez gerçekleştirmiştir ve farklı metallerin kullanılabilecek bir duruma getirilebilmesi amacıyla çeliği geliştirmiş, su geçirmeme özelliği bulunan kumaşları verniklemiş, paslanmanın olmaması için altın yaldızlı süsleme yapmış, yağlar ile boyaların saptanması için de pek çok buluşu gerçekleştirmiştir.

Cabir bin Hayyan cisimleri, sahip oldukları özelliklerine göre üç sınıfa ayırmıştır ve daha sonra yapılacak olan sınıflandırmalara da ışık tutmuştur. Pek çok kimyasal maddeyi de saptamış ve bunlara hala günümüzde kullanılmakta olan Arapça isimler vermiştir. İlmül Havas isimli bir sisteme mizan teorisi ve bu teroiye dayanan kimya sistemiyle varan Cabir daha sonra hayvan, bitki ve madenlerin özelliklerini, aralarında buluna farklılıkları ve benzerlikleri, bunların taşıdığı önemleri de araştırmıştır.

Kitab’ül Havas isimli eserinde havas kavramı ile illet kavramı arasında Cabir bir ilişki kurmuştur.  Havasın var olduğunu reddeden din alanındaki bilginleri de eleştirmiştir. Ayrıca Cabir, doğanın iyileştirilmesinin mümkün olduğunu ve de doğada bulunmayan canlıları da türetmenin gerçekleşebileceğini de ifade etmiş, bu anlamda Eflatun’dan da ileri gitmiş bir bilim insanı olmuştur.

Uygulamalı kimya ve fizik, madenlerin fiziği ve kimyası, teorik fizik ve kimya, dinler tarihi, felsefe ve astronomi gibi birbirinden farklı bilim alanlarında yüzlerce eser ortaya koyan Cabir bin Hayyan, 815 yılında Tus’ta yaşamını yitirmiştir. Cabir’in yaşamını yitirmesinden sonra pek çok batılı bilim insanı, Cabir’in eserleri çevirmiş ve hatta sahiplenmiştir. Cabir tarafından yazılan yüzlerce eserden bazıları şunlardır:

  • Kitabü’l Beyan
  • Kitabü’l Hacer
  • Kitabü’n Nûr
  • Kitabü’l İzah
  • Kitabü’ş Şems
  • Kitabü’l Kamer
  • Kitabü’l Hayyavan
  • Kitabü’s Sema
  • Kitabü’l Arz

Feza Gürsey

Feza Gürsey

Feza Gürsey, 7 Nisan 1921 İstanbul’da doğmuş ve 13 Nisan 1992’de Amerika Birleşik Devletleri New Haven’de yaşamını yitirmiş olan Türk bilim insanıdır. Matematik ve fizik bilgini olarak bilimsel çalışmalarda bulunan Gürsey, Sorbonne Üniversitesi bünyesinde kimya üzerine doktora eğitimi alan ve bu özelliği ile bu üniversitede kimya doktorası yapma başarısına sahip olan kadın bilim insanları arasındaki Remziye Hisar ile fizikçi ve tıp doktoru olan Reşit Süreyya Gürsey’in kızlarıdır.

Eğitimi

İlköğrenimine Paris’te bulunan Jeanne d’Arc okulunda başlayan Feza Gürsey daha eğitiminin ilk yıllarından itibaren öğretmenlerinin ilgisini çeken bir öğrenci olmuştur. Paris’te başlayan ilköğrenimini tamamlayan ve daha sonra ailesi ile birlikte Türkiye’ye dönen Gürsey lise eğitimini ise İstanbul’da bulunan Galatasaray Lisesi’nde almıştır. Okulunda sevilen ve öğretmenleri tarafından başarılı bulunan Gürsey, arkadaşları tarafından da oldukça çalışkan bulunan bir öğrencilik hayatı yaşamıştır. O dönem lise arkadaşı olan ve daha sonra büyükelçi olan arkadaşı Özer Tevs, Feza Gürsey’den yıllar sonra dahi başarıyla anılmıştır.

Lise eğitimi sırasında fizik alanında yoğunlaşmaya ve bu alanda uzmanlaşmaya karar veren Feza Gürsey, Galatasaray Lisesi’nde birincilikle mezun olmuş ev daha sonra İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’ne üniversite eğitimi almak üzere gitmiştir. Fizik Matematik Bölümü’nden 1944 yılında yine birincilikle mezun olan Gürsey sonra da Milli Eğitim Bakanlığı tarafından yapılan sınavı kazanarak İngiltere’de bulunan Imperial College’a gitme şansına sahip olmuştur. 1945 ve 1950 yılları arasında Imperial College’de okuyan Gürsey, Prf. Dr. Jones’tan danışmanlık alarak doktora eğitimini almıştır.

Feza Gürsey Kimdir?

Kuaterniyonlar üzerinde 1950 yılında yaptığı çalışma ile yaşamının geri kalan çalışmalarının da yolunu çizen Gürsey, bu dönem içerisinde iki makale yayınlamıştır. 1951 ve 1957 yılları arasında ise Ordinaryüs Prof. Dr. Cahit Arf’in desteğini almış ve de İstanbul üniversitesi Tatbiki Matematik Kürsüsü’nde asistan olmuştur. Feza Gürsey 1953 yılında da ‘Spinli Elektronların Klasik ve Dalga Mekaniği’ isimli tezini vererek doçentlik unvanına sahip olmuştur.

Akademik Çalışmaları

Akademik çalışma hayatına Cahit Arf’in de desteğini alarak İstanbul Üniversitesi’ne asistan olarak girmesiyle başlayan Feza Gürsey burada asistan olan Suha Pamir ile 1952 yılında bir evlilik yapmıştır. 1957 ve 1961 yılları arasında kendisi gibi akademisyen olan eşiyle birlikte kazandıkları Atom Enerjisi Komisyonu bursu ile ABD’ye gitmiş ve Brookhaven Ulusal Hızlandırıcı Laboratuarı’nda çalışmaya başlamıştır. Burada bilimsel araştırmalar yapan Gürsey hem Brookhaven Ulusal Hızlandırıcı Laboratuarı hem Princeton İleri Çalışmalar Enstitüsü hem de Columbia Üniversitesi fizik alanı akademisyenleri ile birlikte ileri düzeyde çalışmalar gerçekleştirmiştir. 1960 yılında ‘Kiral Bakışım’ isimli kuralı ortaya koyan Gürsey, uzay ve zaman bakışım çalışmaları için önemli bir katkıda bulunmuştur.

Feza Gürsey 1974 ve 1976 yılları arasında alanında başarılı bilim insanları ile birlikte yaptığı çalışmaları sonucunda oktonyon cebiri ile renk dinamiği arasında bir ilişki olduğu kanıtlamıştır. Gürsey’in bilim çevresinde ismini duyuran makalesi ise Baryon korunumu ve Pauli transformasyonu ile ilgilidir.

ABD’den 1961 yılında Türkiye’ye dönüş yapan Feza Gürsey, Erdal İnönü’nün ısrarıyla 1974 yılına dek Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde bulunmuş ve burada Teorik Fizik Bölümü’nü kurarak profesör unvanıyla bilimsel araştırmalar yapmış, ders vermiştir. Dolayısı ile Gürsey, bu zaman diliminde Türkiye’de fizik alanında kaydedilen gelişmelerde etkili olmuştur. Ayrıca Yale ve Princeton üniversitelerinde bulunan pek çok bilim insanı bu dönemde ODTÜ’ye davet edilmiş ve çeşitli konferanslarda konuşmacı olarak yer almışlardır.

Feza Gürsey Kimdir?

Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Konseyi ile Boğaziçi Üniversitesi’ne bağlı olarak Erdal İnönü tarafından kurulan Temel Bilimler Araştırma Enstitüsü ilerleyen zamanlarda Feza Gürsey’in adını almış ve Feza Gürsey Bilim Enstitüsü olmuştur. Günümüzde hala faal olan bu enstitüde teorik fizik ve matematik alanlarında bilimsel araştırmalar yapılmaktadır, konumu Boğaziçi Üniversitesi’nin Kandilli Yerleşkesi’ndedir.

Yale Üniversitesi’nde kendisine gelen teklif üzerine ODTÜ’den ayrılmak istemeyen Feza Gürsey, Yale Üniversitesi’nde konuk profesör olarak görev almıştır. Böylelikle Gürsey’in akademik çalışması ODTÜ ile Yale arasında dönüşümlü olarak devam etmiştir. 1974 yılında ise Feza Gürsey, Yale’de konuk profesörlükten sürekli duruma getirilmiştir. Emekli oluncaya dek Yale Üniversitesi’nde akademik kariyerini ve araştırmalarını sürdüren Gürsey, 1977 yılında temel parçacık fiziğine katkılarda bulunduğundan dolayı iki ödül almıştır. Bu ödüller; Oppenheimer Ödülü ve Sheldon Glashow Ödülü’dür.

Ödülleri ve Başarıları

Feza Gürsey, fizik alanında yaptığı çalışmalar ve araştırmalar ile birlikte fizik dünyasına katkıda bulunuşlarından dolayı pek çok ödüle layık görülmüştür. Türk bilim insanı olarak hem Türkiye’de hem de uluslararası önde gelen üniversitelerde çalışan ve araştırmalar yapan Gürsey’in aldığı ödüllerin başlıcaları tarih sırasına göre şunlardır:

  • 1969 yılında; TÜBİTAK Bilim Ödülü
  • 1977 yılında; Oppenheimer Ödülü, Morrison Ödülü
  • 1979 yılında; Einstein Madalyası
  • 1981 yılında; France Madalyası, College de France’da Konuk Profesör
  • 1984 yılında; İtalya Commendatore Nişanı
  • 1986 yılında; Konuk Profesörlük Ödülü/ Roma
  • 1989 yılında; Seçkin Bilimci Ödülü/ Türk Amerikan Bilimcileri ve Mühendisleri Derneği
  • 1990 yılında; Galatasaray Vakfı Madalyası

Vefatı

Başarılı Türk bilim insanı Feza Gürsey, emekli olduktan sonra Türkiye’ye dönüş yapmıştır ve Boğaziçi Üniversitesi’nin daveti üzerine Fizik Bölümü’ne yerleşmiştir. Dönüş yaptığı 1991 yılında prostat kanseri hastalığına yakalanmış ve tedavi altına alınmıştır. Prostat kanseri tedavisi gören Feza Gürsey 13 Nisan 1992 yılında Yale Üniversitesi hastanesinde yaşamını yitirmiştir. Gürsey’in cenazesi Türkiye’ye getirilmiştir ve Anadoluhisarı’nda bulunan mezarlığa defnedilmiştir.

Seydi Ali Reis

Seydi Ali Reis

Seydi Ali Reis; şair, astronomi, coğrafya bilgini ve denizcidir. Türk bilim insanları arasında yer alan Seydi Ali Reis, 1498 yılında İstanbul Galata’da dünyaya gelmiştir ve 1562 yılının Mayıs ayında İstanbul’da hayatını kaybetmiştir. Aslen Sinoplu olan bilim insanımız Osmanlı Devleti döneminde Kanuni Sultan Süleyman zamanında yaşayan, çalışmalarda bulunan ünlü denizciler arasında yer almaktadır. Ali Reis’in babası olan Hüseyin Ağa Osmanlı döneminde Darüssınaa kethüdalığında, dedesi ise Osmanlı padişahı Fatih Sultan Mehmet döneminde tersanede ketküdalığında çalışmışlardır. Bu sebeple ailesinin çalışmalarından dolayı Seydi Ali Reis Katibi Galatai olarak da adlandırılmıştır.

Denizciliğe olan ilgisi yaşamının ilk yıllarında başlayan Seydi Ali Reis zaman içerisinde ailesinin de tersanede çalışmasından dolayı denizcilik ile ilgili olan tüm ayrıntıları öğrenmiştir ve denizcilik dışında astronomi, fizik ve matematik gibi bilim alanları ile de ilgilenmiştir. Arapça ve Farsça bilen Seydi Ali Reis, edebiyat alanında da kültürünü geliştirmiştir. Çıktığı seyahatlerde de dil bilgisini genişletmiş, Azeri lehçesi ile birlikte Çağatayca da öğrenmiştir. Dolayısı ile şairlik vasfı da bulunan Seydi Ali Reis farklı dillerde şiirler yazmıştır.

Çalışma Hayatı

Barbaros Hayrettin Paşa ve Sinan Paşa ile birlikte dahil olmak üzere dönemin en ünlü ve en başarılı denizcileriyle pek çok deniz seferine katılan Seydi Ali Reis savaşlarda çalışmıştır. Osmanlı Devleti’nin Rodos’u fethetmesinden sonra Akdeniz’de gerçekleştirilen bütün deniz savaşlarında Barbaros Hayrettin Paşa ile beraber Seydi Ali Reis de çalışmıştır. Böylelikle özellikle Batı Akdeniz bölgesini ayrıntılarıyla öğrenmiştir. 1538 yılında gerçekleşen Preveze Deniz Savaşı’nda Seydi Ali Reis donanmanın sol kanadını komuta etmiştir. Donanmaya büyük yarar sağlamış ve Preveze Deniz Savaşı’ndan sonra Seydi Ali Reis’in ismi daha fazla bilinirliliğe ulaşmıştır.

Murad Reis ile birlikte Piri Reis’in de yaşamını yitirmesi üzerine Seydi Ali Reis Osmanlı donanmasının komutanlığına getirilmiştir. Trablusgarp’ın fetih edilmesinden sonra da Turgut Reis ve Sinan Paşa’nın emrine girmiştir. Osmanlı Devleti’nin Portekiz donanmasıyla girdiği savaşın başarısız sonuçlanmasından dolayı Murad Reis’in yerine Kanuni Sultan Süleyman tarafından getirilen Seydi Ali Reis, Hint Kaptanlığı’na atanmıştır ve Basra’da bulunan donanmayı Süveyş’e getirilmesi için yetkilendirilmiştir.

1552 yılında Sultan Süleyman maiyetinde Halep’e giden Seydi Ali Reis bundan bir yıl sonra Mısır’daki donanmanın komutanlığına atanmıştır. Mısır donanmasının Basra’da kalmasından dolayı Piri Reis’in idam edilmesi üzerine bu olaydan etkilenmiştir. Bulunan 15 gemiyi tamir ettiren ve seferin gerçekleşmesi için deniz mevsimini bekleyen Seydi Ali Reis beş ayın sonunda 1554 yılında Basra’dan ayrılmıştır.

Basra’dan yola çıkıp Süveyş’e doğru yol alan donanma, Horfakan kentinin açıklarında 25 parçadan oluşan Portekiz donanması ile karşılaşmıştır. Girilen mücadelede Portekiz gemilerinden bir tanesinin kaybedilmesi üzerine Portekizliler çekilmiştir ve Seydi Ali Reis yoluna devam etmiştir.1554 yılında burada girilen mücadelenin sonunda Portekiz’e ait olan 6 gemi, Osmanlı’ya ait 5 gemi batmış, 1 gemi de yanmıştır.

Portekiz ile girdiği mücadelenin sonrasında mevcut gemilerle Süveyş’e ulaşmanın mümkün olmadığını düşünen Seydi Ali Reis, Ahmedabad’a gitmiştir ve daha sonra da karadan İstanbul’a geçmeye karar vermiştir. Karşılaştığı tüm zorluklara rağmen İstanbul’a ulaşan Seydi Ali Reis, Edirne’deki sarayda Kanuni Sultan Süleyman’ın huzuruna çıkmıştır. Bu süreçte öldüğü düşünüldüğü için donanmanın komutanlığına başka bir kişi getirildiğinden dolayı öncelikle Dergah-ı Ali Müteferrikalığı’na daha sonra da Galata Gemi Reisliği’ne getirilmiştir.

Şiir ve Seydi Ali Reis

Seydi Ali Reis, ‘Katibi’ mahlasıyla şiirler yazmıştır ve en ünlü eseri de ‘Mir’at-ül Memalik’tir. Bu eserde Seydi Ali Reis, uzun yıllarını alan ve maceralarla dolu olan Hindistan yolculuğunu anlatmıştır.  Pek çok şiirden oluşan bu eser yaklaşık olarak 100 sayfa kadardır. Hindistan kıyılarında başlayan ve de yolculuk boyunca görülen kıyıların, yerlerin, görüşülen kişilerin hakkında bilgilerin anlatıldığı eserde şiir üslubu ile birlikte öyküleme üslubu da kullanılmıştır.

Seydi Ali Reis Kimdir?

Başarılı ve döneminin ünlü denizcileri arasında bulunan Seydi Ali Reis imzası taşıyan bu şiir kitabı bazı batı dillerine çevrilmiştir. Mir’at-ül Memalik dışında ‘Muhit’ isimli 1554 yılında yazdığı bir kitap da bulunan Seydi Ali Reis bu eserinde Güney Doğu Asya’nın coğrafyası hakkında bilgiler sunmuştur.

Osmanlı Devleti’nde Mısır donanmasının komutanlığında görev almadan önce uzun yıllar boyunca Azepler Katibi olarak çalışan ve de babası ve dedesi gibi tershane küthedası olarak çalışan Seydi Ali Reis bu dönemde yazdığı şiirlerde Katibi mahlasını kullanmıştır. Genel olarak Divan tarzında şiirler yazan Seydi Ali Reis, Halk Edebiyatı tarzında ve dilinde de şiirler yazmıştır.

Matematik ve Seydi Ali Reis

Şiir kitabının yanı sıra Seydi Ali Reis ‘Mir’at-ül Kainat’ adında bir matematik kitabı da yazmıştır. Denizci olduğu gibi matematik alanında da bilgi sahibi olan bilim insanımızın bu eseri döneminde Almanca’ya da çevrilmiştir. Matematikle ilgilendiği gibi astronomi ile de yakından ilgilenen Seydi Ali Reis, Ali Kuşçu’ya ait olan astronomi içerikli bir eseri de Türkçe’ye çevirmiştir.

Eserleri

Osmanlı döneminde hem denizcilik alanında faaliyet gösteren, başarılara imza atan ve padişah tarafından ödüllendirilen hem astroni ve matematik alanında çalışmalar yapan bilim insanımız Seydi Ali Reis şairliği ile de ön plana çıkmıştır. Seydi Ali Reis tarafından yazılan pek çok eser bulunmaktadır ve bu eserlerden bazıları şunlardır:

  • Mir’at-ı Kâinat
  • Hulasatü’l-Hey’e
  • Kitab Al-Muhit Fi İlm’al-Eflak Va’l Abhur
  • Mir’atü’l-Memâlik

Necmettin Erbakan

Necmettin Erbakan

Necmettin Erbakan, 29 Ekim 1926 tarihinde Sinop’ta dünyaya gelen ve 27 Şubat 2011 tarihinde vefat eden siyasetçi, profesör ve bilim insanıdır. Erbakan’ın babası Adana’da tanınan ailelerden olan Kozan ailesine mensup Hakim Mehmet Sabri Bey, annesi ise Kamer Hanım’dır. Erbakan, makine mühendisliğinin yanı sıra Türkiye siyaseti açısından da oldukça önemli bir isimdir. Milli Nizam Partisi, Milli Selamet Partisi, Refah Partisi, Fazilet Partisi ve Saadet Partisi’nin kurucusudur. Parti kuruculuğunun yanı sıra Milli Görüş’ün lideri ve  Türkiye’nin eski Başbakan’ıdır.

Eğitimi

İlk eğitimini Kayser’de almaya başlayan Necmettin Erbakan, babasının memur olması nedeniyle bu eğitimini Trabzon’da tamamlamıştır. Üniversite eğitimini ise İstanbul Teknik Üniversitesi Makine Mühendisliği Fakültesi’nde almıştır. 1948 yılında makine mühendisliği bölümünden mezun olan Erbakan, aynı yıl, aynı üniversitede asistan olarak kalmıştır ve 1951 yılında da İTÜ tarafından Almanya’daki Reinisch Westfalische Technische Hochschule Aachen RWTH Aachen’a gönderilmiştir. Erbakan burada doktora eğitimini almıştır. 1954 yılında da doktora eğitimini tamamlayarak mezun olmuştur.

Çalışma Hayatı

Necmettin Erbakan yurtdışında eğitim aldıktan sonra Türkiye’ye dönmüş ve 1956 yılında Gümüş Motor firmasını kurmuştur. Türkiye’de ilk yerli motor üretimi bu firma sayesinde gerçekleşmiştir. 1966 yılında da Erbakan TOBB Sanayi Dairesi Başkanı olmuş, 1967 yılında da TOBB Genel Sekreteri olmuştur.

Siyasi Hayatı

Ticaret hayatının yanı sıra siyaset ile de ilgilenen Necmettin Erbakan Konya’dan bağımsız milletvekili adayı olmuştur ev gerçekleştirilen seçimlerde milletvekili seçilmiş, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne girmiştir. Daha sonra Erbakan 1970 yılında arkadaşlarıyla birlikte Milli Nizam Partisi’ni kurmuştur. Bu parti dindar kesimin ilgisini çekmiştir. Necmettin Erbakan ve arkadaşları bu parti ile birlikte İslami kimlikleriyle siyonizme karşı tavır sergilemiştir ve kısa sürede popülerlik kazanmıştır. Fakat Anayasa Mahkemesi, bu partinin laiklik karşıtı eylemlerde bulunması sebebi ile 21 Mayıs 1971 yılında Milli Nizam Partisi’ni kapatma kararı almıştır.

Partisi kapatılan Erbakan yeniden bir parti kurma çalışmasına girdi ve Milli Nizam Partisi’nin kadrosuyla birlikte 1972 yılında Milli Selamet Partisi’ni kurdu. Bu parti ile birlikte Erbakan 1973 yılında yapaılan seçimlerle birlikte yeterli oy alarak TBMM’ye girdi. Daha sonra CHP ve MSP ile birlikte bir koalisyon hükümeti kuruldu ve Erbakan da bu hükümette Başbakan Yardımcısı olarak görev aldı. Bu koalisyon hükümetinin görevi sırasında Kıbrıs Barış Harekatı düzenlendi ve daha sonra KKTC kurulmuş oldu. Daha sonra iki koalisyon partisi arasındaki anlaşmazlıkla nedeniyle ilk seçimde koalisyon dağıldı. 5 Haziran 1977 yılında yapılan genel seçimlerde Necmettin Erbakan 24 sandalye ile yine TBMM’ne girdi. Bu defa Erbakan, Süleyman Demirel’in başkanlığındaki koalisyon hükümetinde ortak oldu.

1980 yılında ordunun iktidara el koyması ve 12 Eylül gözaltıları nedeniyle Necmettin Erbakan da gözaltına alındı ve kurmuş olduğu ikinci parti de kapatıldı. Erbakan 15 Ekim 1980 tarihinde de MSP’nin yöneticileri ile birlikte laikliğe aykırı davranmak ve partiyi illegal bir topluluğa dönüştürmek istemesi suçlamasıyla tutuklanarak cezaevine gönderildi. 1981 yılında da Erbakan beraat ederek serbest bırakıldı.

1982 Anayasa’sı ile birlikte Erbakan üzerinde bulunan 10 yıl siyaset yapma yasağı kaldırıldı ve Erbakan Refah Partisi ile birlikte siyaset yaşamına geri döndü. Fakat Erbakan bu parti ile birlikte girdiği 1987 seçimlerinde yeterli oyu alamadı ve barajın altında kaldı. Böylelikle parlamentoya giremeyen Erbakan bir sonraki seçimde de Milliyetçi Hareket Partisi ile birlikte ittifak kurarak seçimlere girdi. Bu ittifak sonucunda Erbakan yeniden TBMM’ye girmiştir.

1995 yılında yapılan genel seçimlerde Necmettin Erbakan siyasi hayatındaki en büyük başarısını kazanmıştır. RP’nin bu seçimlerde yüzde 21.38 oy almasıyla birlikte 158 milletvekili çıkarması, kendisini birinci parti yapmıştır. Daha sonra da 1996 yılında DYP ile koalisyon kurulmasından sonra Erbakan 54. Hükümette başbakan olarak görev almıştır. Erbakan daha sonra da 21 Mayıs 1997 yılında verilen muhtıra sonunda başbakanlıktan istifa etmek durumunda kalmıştır. Bu olaydan sonra da Erbakan’ın kurduğu parti yeniden kapatılmıştır ve yeniden beş yıl süreli siyaset yasağı getirilmiştir.

Partisi kapatılan Erbakan daha sonra Fazilet Partisi’ni kurmuştur ve partinin başına geçmiştir. Kurulan bu parti ile yapılan seçimlerde Fazilet Partisi’nden 111 milletvekili çıkmıştır. Fakat parti içinde yaşanan bölünme nedeniyle Erbakan taraftarları Gelenekçiler olarak, Recep Tayyip Erdoğan’ın liderliğini benimseyenler de Yenilikçiler olarak adlandırılmıştır. Daha sonra da parti içindeki Yenilikçiler, Adalet ve Kalkınma Partisi adındaki partiyi kurmuşlardır. 2002 seçimlerine katılım sağlayamayan Necmettin Erbakan, arkadaşlarıyla birlikte Saadet Partisi’ni kurmuştur.

Necmettin Erbakan Kimdir?

Necmettin Erbakan hakkında açılan davalar ve Erbakan’ın aldığı cezalar, yaşının ilerlemesinden dolayı evinde ceza almasıyla gerçekleşmiştir. 27 Şubat 2011 günü Ankara’da yaşamını yitirmiştir. Hayata veda eden Erbakan için 1 Mart 2011 günü İstanbul’da Fatih Cami’de cenaze namazı düzenlenmiştir ve Erbakan Topkapı Merkez Efendi Mezarlığı’na defnedilmiştir.

Eserleri

Milli Görüş hareketi olarak adlandırılan hareketin öncüsü olan Necmettin Erbakan, yaşamı boyunca siyasi hayatının dışında milli değerlere önem vermiştir ve bilim ile ilgili çalışmalar yürütmüştür. Çeşitli kitaplara da imzasını atan Erbakan’ın eserleri şunlardır:

  • İslam ve İlim
  • İslamda Kadın
  • Sanayi Davamız
  • Milli Görüş
  • Erbakan Açıklıyor
  • Kenan Evren’in Anılarındaki Yanılgıları
  • Körfez Krizi
  • Emperyalizm ve Petrol
  • Türkiye’nin Temel Meseleleri

Burcu Özsoy

Burcu Özsoy

Burcu Özsoy, 1976 Gaziantep doğumlu olan Türk bilim insanıdır. Çalışmasını Antarktika’da bulunan deniz buzu gözlemleri üzerine yapan Özsoy, Türkiye’nin ilk kutup araştırma merkezi olara kurulan İstanbul Teknik Üniversitesi Kutup Araştırmaları Uygulama Araştırma Merkezi’nin müdiresi olarak çalışmıştır.

Eğitim Hayatı

1976 Gaziantep doğumlu olan Özsoy, Yıldız Teknik Üniversitesi’nde lisans eğitimini almıştır. Yıldız Teknik Üniversitesi Jeodezi-Fotogrametri Mühendisliği alanında lisans eğitimini tamladıktan sonra yüksek lisans eğitimi de alan Özsoy 2001 senesinde İstanbul Teknik Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışmaya başlamıştır. Daha sonra San Antonio Teksas Üniversitesi, Jeoloji Bilimleri Bölümü, Uzaktan Algılama ve Jeoinformatik Laboratuarı’na 2003 yılında katılmıştır. İstatistiksel matematik ile jeofizik bilimleri ile yakından ilgili olan Özsoy, bu iki alanda da çalışmalarını yürütmüştür ve uzaktan algılama uzmanı olarak bu iki bölümü birbiri ile birleştirmiştir.

Burcu Özsoy Kimdir?

UTSA’da 2005 yılında doktora çalışması yapan Burcu Özsoy bu sırada NASA Goddard Uzay Uçuş Merkezi’nde de gerçekleştirilen çalışmalara önemli ve kilit özelliği taşıyan hem ABD’li hem de uluslararası isimlerle ve kurumlarla birlikte çalışmalar yürüttü.  Uzaktan algılama çalışmalarıyla Antarktika’yı izleyen Özsoy daha sonra bu çalışmalarını yakından yapmak ve Antarktika’yı yakından gözlemlemek için 2006 yılında Antarktika’ya gitti. Kazandığı bu deneyim ile birlikte akademik kariyerine olumlu katkılar sağlayan Özsoy, çalışma alanında eksiklik gözlemlenen konuda doktora çalışmasını yaptı ve yazdığı tez ile birlikte oluşan boşluğu tamamladı. Akademik kariyerini başarı ile yöneten Burcu Özsoy 2007 yılında da UTSA bünyesinde Amerikan Fotogrametri ve Uzaktan Algılama Derneği’ni kurdu.

Kariyer Hayatı

Burcu Özsoy yaptığı doktora çalışması ile bilimsel bilgi düzeyleri ile disiplinler arasında bulunan iletişimin, iklim değişikliği hakkında insanların tehditleri, yeni teorileri ve de yeni sonuçları anlaması için bir yol olduğuna kanaat getirdi ve bu sebeple 2011 senesinde Türkiye’ye dönüş yaptığında çalışmalarına hız verdi. Kutupsal araştırmaların önemini vurgulamak amacıyla Türkiye’de her yaştan ve her konumda olan kişiye, eski ve etkisiz fikirlere karşı çalışmalar gerçekleştirdi. Yaptığı çalışmalarla birlikte Burcu Özsoy, kamuoyunu kutup bölgeleri hakkında bilgilendirmek üzere pek çok çalışma yürüttü. İklim değişiklikleri konusunda öğrencilere ders de veren Özsoy, Türkiye’de ilk olarak bu araştırmaları yapmıştır.

Kutup araştırmaları konusunda çeşitli çalışmalar yürüten Burcu Özsoy aynı zamanda Türkiye’de bütün kutup bilimlerinden sorumlu olan İstanbul Teknik Üniversitesi Kutup Araştırmaları Uygulama Araştırma Merkezi’ni kurmuş ve kurucu müdireliğini yapmıştır. 2016 yılına gelindiğinde de Türk araştırma üssü ile birlikte Antarktika’da araştırma yapmak ve bu alanda yapılan araştırmalara katkıda bulunmak amacıyla Antarktika’ya geri dönmüştür. Antarktika’ya giden ve bilimsel araştırma yapan bilim insanları arasında Burcu Özsoy iki kadından biri olarak da önem taşımaktadır. Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı koruması altında, Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı ve İstanbul Teknik Üniversitesi Kutup Araştırmaları Uygulama Araştırma Merkezi’nin gerçekleştirdiği çalışmaların birincisi, ikincisi ve üçüncüsünde Türk Antarktika Seferleri’ne Burcu Özsoy önderlik etmiştir.

Aldığı Ödüller

Yaptığı iklim çalışmaları ve kutup araştırmaları ile bilim dünyasında önemli bir yer edinen Burcu Özsoy pek çok çalışmasıyla çeşitli ödüllere de layık görülmüştür. Burcu Özsoy’un başarıları ve aldığı ödüllerin bazıları şunlardır:

  • 2006 yılında, “Antarktika’nın Ross Bölgesi’ndeki Deniz Buzunda Kar Derinliğinde Değişkenlik” isimli sunumu ile ikincilik ödülü
  • Antarktika deniz buzu ve Mt. Erebus Yanardağı ile ilgili olarak yaptığı çalışma sebebiyle GeoEye Vakfı ödülü
  • 2009 yılında “Antarktika deniz buzlarının gemi gözlemlerinden karşılaştırılması, Bellingshausen Denizi’ndeki aktif ve pasif mikrodalga uydu gözlemleri” isimli çalışması ve sunumuyla
  • 2014’te Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu Ödülü ASPRS Orta-Güney Öğrenci Ödülü

Akademik Çalışmaları

Burcu Özsoy akademik çalışmaları ile bilim dünyasına pek çok katkıda bulunmuştur ve bu çalışmalarından elde ettiği bilgileri çeşitli platformlarda sunarak pek çok ödüle layık görülmüştür. Türk bilim insanı olarak hem Türkiye’de hem de dünyada kutup araştırmaları konusunda gelişme sağlayan ve eksiklikleri dolduran Burcu Özsoy’un akademik çalışmalarının bazıları şunlardır.

  • 2009 yılında “Antarctic Summer Sea Ice Concentration and Extent: Comparison of ODEN 2006 Ship Observations, Satellite Passive Microwave and NIC Sea Ice Charts”
  • 2010 yılında “Intercomparisons of Antarctic sea Properties from Ship Observations, Active and Passive Microwave Satellite Observations in the Bellingshausen Sea”
  • 2011 yılında “An intercomparison between AMSR-E snow depth and satellite C- and Ku-Band radar backscatter data for Antarctic sea ice, International Glaciological Society”
  • 2011 yılında “Intercomparisons of Antarctic sea properties from ship observations, active and passive microwave satellite observations in the Bellingshausen Sea, Deep-Sea Research II’’
  • 2013 yılında “Antarctic sea ice thickness from Altimetry: Algorithms based on in situ surface elevation and thickness values. Journal of Geophysical Research – Oceans”
  • 2014 yılında “About Oil Spill detection from RADARSAT-1 Synthetic Aperture Radar Imagery at Northern Entry of Bosporus Strait, Turkey”
  • 2016 yılında “Estimating Small-Scale Snow Depth and Ice Thickness from Total Freeboard for East Antarctic Sea ice, Deep Sea Research Part II: Topical Studies in Oceanography”
  • 2016 yılında “Antarctic Sea-ice Thickness Retrieval from ICESat: Inter-Comparison of Different Approaches”
  • 2016 yılında “Satellite remote sensing of snow depth on Antarctic sea ice: An inter-comparison of two empirical approaches”

Mirim Çelebi

Mirim Çelebi

Mirim Çelebi, astronomi ve matematik alanında çalışmalar yapan, bu çalışmalarının yanı sıra farklı bilim alanlarıyla da ilgilenen Türk bilim insanıdır. İstanbul’da dünyaya gelen Çelebi 1525 yılında Edirne’de vefat etmiştir. Osmanlı Devleti döneminde Ali Kuşçu ve Kadızade-i Rumi’den sonra gelen, astronomi ve matematik alanında isim yapmış kişi Mirim Çelebi’dir. Gerçek adı Mahmud olan Mirim Çelebi’nin dedesi Kadızade’nin oğlu Muhammed’dir ve Ali Kuşçu’nun kızı ile evlilik yapmıştır. Kutbüddin Muhammed Çelebi’nin babasıdır ve İstanbul’a gelmiş, burada Hocazede Muslihuddin Efendi’nin kızı ile evlilik yapmıştır. Bu evlilikten de Mirim Çelebi dünyaya gelmiştir. Mirim Çelebi’nin babasının genç yaşta yaşamını yitirmesinden sonra Çelebi’ye dedi sahip çıkmış, onu yetiştirmiştir. Mirim Çelebi, dedesinin koruması altında Sinan Paşa gibi başarılı ve ünlü bilginlerden dersler almıştır.

Çalışma Hayatı

Mirim Çelebi, döneminin ünlü ve başarılı bilginlerden ders aldıktan sonra Bursa, Gelibolu, Edirne ve İstanbul’da bulunan medreselerde hocalık yapmıştır ev özellikle de astronomi ile matematik alanlarında nam salmıştır. Daha sonra Osmanlı Hükümdarı 2. Bayezıd’ın daveti üzerine saraya gitmiş ve burada matematik üzerine dersler vermiştir. 1519 senesinde Yavuz Sultan Selim tarafından Mirim Çelebi Anadolu kazaskerliğine getirilmiştir ve daha sonra emekli edilmiştir.

Yaşamının son yıllarında hac ziyareti yapan Mirim Çelebi, hac dönüşünde Edirne’ye yerleşmiş ve yaşamının sonuna kadar burada kalmıştır. Edirne’de yaşamını yitiren Çelebi, Tunca kıyısında bulunan Kasım Paşa Cami’nin yakınlarına defnedilmiştir.

Çalışmaları

Mirim Çelebi yaşamı boyunca astronomi ev matematik alanlarındaki bilgilerle öğrenciler yetiştirmiş ve dersler vermiştir. Fakat bunların dışında tarih ile edebiyat alanlarında da çalışmalarda bulunmuştur. Çelebi’nin bilimsel anlayışı, Semerkant astronomi ve matematik okulunun anlayışı ile tutarlık göstermekteydi. Çelebi’nin bilim anlayışında Ali Kuşçu’nun çizgilerinin olduğu görülmektedir.

Mirim Çelebi Kimdir?

Temelde Semerkant astronomi ve matematik bilim anlayışını benimseyen Mirim Çelebi, optik alanında yazmış olduğu Risale fi’l Hale ve Kavs-i Kuzah adlı eserinde, İbnü’l Hey-sem’e ait olan sentez yöntemini benimsediği görülmektedir. Bu durum, Çelebi’nin Ali Kuşçu’nun bakış açısından çıktığını da ortaya koymaktadır.

Çelebi’nin yazdığı eserlere bakıldığında, klasik İslam anlayışından farklı olarak diğer bilginlerin ve düşünürlerin düşüncelerini de dikkate almıştır ve tüm düşüncelerin olumlu olumsuz tüm yönlerini ele almıştır. Ayrıca Mirim Çelebi kendi görüşlerini de açıkça ortaya koymuştur ve özellikle matematik alanındaki teknik bilgilere, kendi özgün fikirlerini de eklemiştir.

Eserleri

Astronomi alanında yaptığı çalışmalarla adını duyuran Mirim Çelebi, Uluğ Bey Zici’ni şerhetmek üzere 1498 yılında Düstur el-Amel ve Tashih el-Cedvel adlı eserini yazmıştır. Bununla birlikte Ali Kuşçu’ya ait olan Fethiye adlı eseri de şerhetmek için yazdığı eser de astronomi bilimine hizmet etmektedir. Bunlar ile birlikte Çeleb’ye ait olan ‘El-Makasid’ isimli eser de astronomi ile ilgili olarak yazılmıştır ve astrolojiyi de kapsamaktadır.

Osmanlı Dönemi’nde bilimsel çalışmalar yapan Mirim Çelebi, içinde bulunduğu dönemde bilim insanlarının genel bir tavır sergilediğini söylemiş ve bu nedenle tek bir konu üzerine bilimsel yoğunlaşma sağlamak yerine farklı bilim alanlarında da çalışmalar yapmayı tercih etmiştir. Dolayısı ile Mirim Çelebi yalnızca astronomi ile ilgilenememiş, dönemde geçerli olan tüm bilim alanlarıyla ilgilenmeye çalışmıştır. Çelebi’nin astronomi dışında en fazla optik bilimi üzerine çalışmalar yaptığı bilinmektedir. Optik ile ilgilendiği, yazmış olduğu risaleden açıkça anlaşılmaktadır. Mirim Çelebi’ye ait olan başlıca en bilinen eserleri şunlardır:

  • Düstûrü’l-‘Amel ve Tashîhu’I-Cedvel
  • Şerhu’l-Fethiyye İî ilmi’l-hey’e
  • Fi’l-Hâle ve Kav­s-i Kuzah
  • Münyetü’ş-Şayyâdîn fi’l-Âv
  • el-Makösıd fi’l-ihtiyârât

Günümüze kadar gelen Mirim Çelebi eserlerine bakıldığında bu eserlerin astronomi, optik ve astroloji ağırlıklı olduğu görülmektedir. Fakat Mirim Çelebi bu alanla dışında da bilimsel araştırmalar yapmış ve eserler ortaya koymuştur. Özellikle Çelebi, çok iyi bir matematikçi olması nedeniyle de eserlerinde matematiği geniş bir çerçevede ele almıştır. Ali Kuşçu’ya ait olan Uluğ Bey Zici’nden yararlanan Çelebi, bu şerhten yola çıkarak yazdığı eserinde bir derece olan yayın sinüsünün hesaplanabilmesi için örnekler vererek beş farklı çözüm yolunu sunmuştur. Mirim Çelebi’ye ait olan aynı çalışmada aynı zamanda trigonometrik ifadelerde bulunmaktadır.

Mirim Çelebi, astronomi ile ilgili yazdığı eserlerde zerkale, rub’ul müceyyeb ve rub’uş Şikazi isimli aletler aracılığıyla kıble belirlemesi ve takvim gibi sorunları ele almıştır. Bu eserler, risale özelliği taşıyan, hacimli eserlerdir.

Risale Çalışması

Fi’l-Hâle ve Kav­s-i Kuzah isimli risale çalışmasında Mirim Çelebi, risalenin başlangıcında tek bir göksel olguya dair yazılmış gibi bir izlenim verse de aslında bu risale çalışmasının bir optik çalışması olduğu anlaşılmaktadır. Mirim Çelebi, bu eserinin ilk bölümlerinde özellikle optik ile ilgili temel bilgilere yer vermektedir. Risale ayrıntılı olarak incelendiğinde de öncelikle görmeye, sonra yansımaya ve kırılmaya en daha sonra da renkler, hale ve gökkuşağına değinildiği sırasıyla görülmektedir. Dolayısı ile Mirim Çelebi’nin optik üzerine araştırmalar yaptığı, temel bir bilgi sahibi olduğu açıkça anlaşılmaktadır.

Kaşgarlı Mahmut

Kaşgarlı Mahmut

Kaşgarlı Mahmut, tam adı Mahmud bin Hüseyin bin Muhammed El Kaşgari olan, 1008 doğumlu Türk bilim insanıdır. Türk dilleri ile ilgili olarak yaptığı çalışmalarla tanınan Kaşgarlı Mahmut, Kaşgar’ın güney batısında yer alan Opal’de dünyaya gelmiştir. Kendisi tarafından yazılan eserlerden Karahanlı Devleti hanedanının sülalesine mensup olduğu bilinmektedir.

Karahanlı Devleti’nin soyundan ve asil bir aileden gelen Kaşgarlı Mahmut, Muhammed bin Hüseyin’in oğludur. Annesi ise Bibi Rabiy’a al Basri’dir. Kaşgarlı’nın dünyaya geldiği Kaşgar, o dönemde önemli bir kültür ve bilim merkezi olarak bilinmekteydi. Karahanlı Devleti içinde yaşanan olaylardan dolayı Kaşgarlı Mahmut Batı Karahanlı Devleti topraklarına giderek buraya yerleşmiştir. Fakat İbrahim Han ve adamları tarafından Kaşgarlı’nın aranıyor olması nedeniyle Kaşgarlı sıklıkla gezin ve bilgin lakaplarıyla yer değiştirmiştir.

Döneminin tüm klasik ilimlerini tahsil eden Kaşgarlı Mahmut, Arapça ev Farça öğrenmiştir. Hamidiye ve Saciye medreselerinde eğitim gördükten sonra Kaşgarlı Mahmut Türk dillerine yöenlmiştir ve hayatı boyunca bu çalışmalarını sürdürmüştür. Türk dillerini araştırmak amacıyla Orta Asya’yı gezen Kaşgarlı daha sonra Anadolu’ya, sonra da Bağdat’a gitmiştir. Türklerin yaşamış olduğu tüm coğrafya; obalar, şehirler, çöller ve dağlar Kaşgarlı Mahmut tarafından 15 yıl boyunca gezilmiştir. İnceleme yapmak amacıyla bu gezileri gerçekleştiren Kaşgarlı Mahmut, yaşayan Türklere ait gelenekleri ve örfleri yerinde araştırmıştır. Bu sırada Türk dillerinden olan Kıpçak, Kepenek, Hakaniye, Çiğil ve Oğuz şivelerini de öğrenmiştir.

Kaşgarlı Mahmut Kimdir?

Oldukça iyi bir eğitim gören ve İslamiyet ile ilgili bilimsel çalışmalarda da bulunan Kaşgarlı Mahmut daha Arapça ile Farsça’yı da iyi öğrenmiştir. Türklerin yer aldığı hemen hemen tüm bölgeleri gezen Kaşgarlı, ana dili olan Türkçe’nin tüm lehçeleri ile birlikte örf ve geleneklerini de yerlerinde öğrenme şansına sahip olmuştur.

Bağdat’a Yerleşmesi

1057 senesinden Kaşgar’dan ayrılan Kaşgarlı Bağdat’a yerleşmiştir. Kitabından elde edilen bilgilere göre Kaşgarlı Mahmut’un ailesi Kaşgar’dan Irak’a gitmiştir. Ayrıca Melikşah döneminde fazla sayıdaki Kaşgarlı, Melikşah’ın eşi olan Terken Hatun’un maiyetinde Irak’a gitmiştir. Dolayısı ile Kaşgarlı Mahmut’un da ailesinin bu şekilde Irak’a göç ettiği düşünülmektedir.

Söz konusu dönemde İslam dünyası için oldukça önemli olan Irak aynı zamanda önemli bir kültür merkezi konumundadır. Bağdat da bu dönem içerisinde Türk nüfuzunun altına girmiştir. Bu dönemde ayrıca halifeleri de ayakta tutanlar Türklerdir.

Kaşgarlı Mahmut’un Bilimsel Yönü

Divan-ı Lügati’t Türk, Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılmış olan, sadece Türkler arasında değil; tüm dünyada bilinen bir eserdir. 1072 yılında Bağdat’ta yazılmaya başlanan bu eser 1074 yılında Kaşgarlı Mahmut tarafından tamamlanmıştır. Eserin tamamlanmasından sonra da ilk iki yıl içinde Kaşgarlı Mahmut tarafından defalarca gözden geçirilmiştir. Divan-ı Lügati’t Türk tam anlamıyla 1076 yılında son halini almıştır ve 1077 yılında da tamamen bitirilmiştir.

Divan-ı Lügati’t Türk eserini bitiren Kaşgarlı Mahmut, yapıtını Abbasi halifesi olan Muktedi Biemrillah’ın oğlu olan Ebü’l Kasım Abdullah’a sunmuştur. Bu önemli eserin tek yazması günümüzde İstanbul’daki Millet Kütüphanesi’nde yer almakta ve korunmaktadır. Kitab-u Cvahirü’n Nahv Fi Lugati’t Türk isimli eser de Kaşgarlı Mahmut tarafından yazılmıştır. Fakat bu eserin nasıl kaybolduğuna ya da nerede bulunduğuna dair herhangi bir bilgi bulunmamaktadır.

Kaşgar’a Geri Dönüşü ve Vefatı

1080 senesinde Kaşgar’a geri dönen Kaşgarlı Mahmut, ülkesinde bilim ve edebi alanda önde gelen isimlerden birisi olmuştur. Bir bilim insanı olarak ülkesinde değer gören Kaşgarlı Mahmut için Mahmudiye Medresesi ismi verilen binaya gelmiş ve burada dersler vermeye başlamıştır. Dolayısı ile Kaşgarlı Mahmut yurduna geri döndükten sonra binlerce öğrencisine dersler vermiştir.

1105 senesinde 97 yaşındayken yaşamı yitiren Kaşgarlı Mahmut’un cenazesi ders verdiği Mahmudiye Medresesi’nin mezarlığına gömülmüştür. Kaşgar’a 45 km uzaklıkta bulunan Opal Köyü’nde yer alan bu medrese ve mezarlık tamamen ağaçlarla çevrili olan bir tepedir. Kaşgarlı Mahmut’un ölümünden sonra Kaşgarlı’nın öğrencileri tarafından mezarı türbe haline getirilmiştir ve bu mezar günümüze kadar gelmiştir. Türbe haline getirilen mezar, defalarca yenilenmiştir.

Kaşgarlı Mahmut türbesinde, Kaşgarlı’nın sandukasının yer aldığı bir oda bulunmaktadır. Bu oda ile birlikte Kur’an okunması için bir salon ve de müze bölümü yer almaktadır. Bu müzede İslam dünyasının önemli ve değerli ilim insanlarının makaleleri, kitapları, basmaları ev el yazmaları yer almaktadır. Ayrıca basma Kur’anlar da yer almaktadır. Türbede bulunan müze duvarları ise Doğu Türkistanlı olan bir ressam tarafından yapılmış olan temsili bir resim yer almaktadır. Resimde Kaşgarlı Mahmut’un çalışma yaparkenki temsili bir hali yer almaktadır.

Kaşgarlı Mahmut’un müzesinde el yazması, basma ve önemli eser dışında Uygurların Budizm inancının etkisindeyken kullandıkları eşyalar da bulunmaktadır. Bu eşyaların gün yüzüne çıkmasında da gerçekleştirilen arkeolojik kazılar etkili olmuştur. Ayrıca müzede sergilenen Karahanlı dönemine ait pek çok madeni para, süs eşyası da bulunmaktadır. Türbenin hem iç hem de dış duvarlarında Uygur sanatı benimsenmiş ve süslemeler bu sanat anlayışına göre yapılmıştır.

Farabi

Farabi

Farabi gerçek ve tam ismiyle Ebu Nasr Muhammde bin Muhammed bin Tarhan bin Uzluğ el-Farabi et-Türki, batı dünyasında Alpharabius ismiyle bilinmektedir. 872 yılında Farab’ta dünyaya gelen Farabi, 951 yılında Şam’da vefat etmiş, islamiyet’in altın çağlarında yaşamış olan Türk bilim insanıdır. Filozof ve bilim insanı olarak bilinen Farabi aynı zamanda müzisyen, mantıkçı ve gökbilimcidir. Yaşadığı dönemi ve kendisinden sonraki dönemi etkileyen bilim insanı, Orta Çağ’da İslam aydınları tarafından Muaalim-i Sani ve de Hace-i Sani isimleriyle de bilinmektedir.

Farabi Kimdir?

Bütün eserlerini Arapça olarak yazan Farabi, Aristo’ya ait temel eserlerin büyük bir kısmını okumuş ve Arapça’ya çevirmiştir. Aristo’nun eserlerinin daha iyi anlaşılabilmesi için de şerhlerin yazımını yapmıştır. Bu nedenle İslam dünyasının antik felsefe alanında kendisini geliştirmesinde etkili olmuştur ve de Arapça’nın felsefe dili olarak kullanılmasının da önünü açmıştır.

Eğitim Hayatı

Farabi, yazdığı otobiyografik yapıtlarında İbn Ebi Useybia tarafından korunduğunu ve Bağdat’ta bulunan Hristiyan alimlerinden olan Yuhanna bin Haylan’la mantık üzerine çalışmalar yaptığını ifade etmektedir. Eğitim hayatında yararlandığı kitapların Porfiryus’a ait Isagoge ve Aristo’ya ait 6 ciltlik Organon olduğunu söyleyen Farabi, hocası olan Yuhanna bin Haylan ile Aristo mantığı üzerine çalışmıştır. Farabi’nin kendisine ait olan eserlerde bahsettiği üzere Yuhanna bin Haylan, dünyevi nitelik taşıyan zevklerden tamamıyla kendisini çekmiş olan ve kendisini dini görevler ile birlikte kiliseye adamış olan bir rahiptir.

Felsefe ve mantık dışında Arapoça diliyle ilgili çalışmalarda da bulunan Farabi, Arapça dilinde bulunan edatların kapsamlı olarak listesini yapmıştır ve de Arapça’nın mantıkta bulunan tüm argümanlarını ifade edecek şekilde genişletmeyi amaçlamış, bu konu üzerinde çalışmıştır.

Mantık Alanı Çalışmaları

Farabi geniş çevrelerce ‘İkinci Üstad’ olarak kabul edilmiştir. Bunun nedeni İbn-i Haldun, yaptığı mantık üzerine çalışmalar olduğunu belirtmiştir. Aristo’ya ait eserleri okuyan ve İslam dünyasında da anlaşılmasını sağlamak amacıyla Arapça’ya çeviren Farabi, Aristo’ya ait olan ve 6 ciltten oluşan mantık alanında yazılmış Organon isimli eseri de Arapça’ya çevirmiştir. Çeviri yapmasının yanı sıra daha iyi anlaşılmasını sağlamak amacıyla şerhler kaleme alan Farabi, 6 ciltlik bu esere iki bölüm daha eklemiş ve 8 cilde çıkarmıştır. Mantık biliminde kullanılan ifadelerin de önemli olmasından dolayı Farabi, mantık ile birlikte dil felsefesi ve epistemoloji alanında da çalışmalar yapmıştır.

Farabi mantık çalışmalarının yanı sıra doğa felsefesi, psikoloji ve metafizik üzerine de çalışmalarda bulunmuştur. Farabi’nin doğa felsefesi anlayışı, içinde bulunduğu Batlamyus’un dünya merkezli olan görüşüne uygunluk taşımaktadır. Geliştirdiği Sudür Teorisi de ismaili ve neoplatoncu kökenlerine dayanmaktadır. İlerleyen dönemlerde bu anlayış İbn-i Sina tarafından geliştirilmiştir.

İslam felsefesinde rasyonel ve Aristocu eğilime karşılık gelen Meşşailik akımının ikinci kurucu olarak Farabi kabul edilmektedir. bu yönüyle Farabi’nin pek çok takipçisi bulunduğundan dolayı Farabi okulundan da bahsedilebilmektedir. Yahudi asıllı olan Maymonides, etkisi altına girdiği felsefeciler arasında Farabi’ye yer vermektedir ve fazlaca övgüde bulunmaktadır.

Eserleri

Dönemini ve kendi döneminden sonraki alimleri etkileyen Farabi pek çok esere sahiptir fakat bu eserlerin oldukça az bir kısmı günümüze kadar gelmiştir. Farabi’den sonra ortaya çıkan eserlere bakıldığı zaman yaklaşık olarak 160 eserin Farabi üzerine atıfta bulunduğu görülmektedir. Fakat zaman ile birlikte yapılan araştırmalarla birlikte Farabi’nin eserleri gün yüzüne çıkmaktadır. Farabi’ye ait olan ve en çok bilinen eser, Milli Eğitim Bakanlığı tarafından da okullarda dağıtımı yapılmış olan ‘İlimlerin Sayımı’ ve ‘Faziletli Şehir’ adlı eserlerdir.

Farabi tarafından yazılmış olan eserlerin büyük bir çoğunluğu risale şeklindedir ve genel olarak eserlerinde açıklama yapma, tanıtma özellikleri ön plana çıkmaktadır. Farabi’den önce pek çok felsefe içerikli eser Arapça’ya çevrilmiş olsa da yeterli değildi ve yeterince anlaşılır değildi. Farabi yaptığı çevirilerle ve Arapça’yı etkin kullanması, genişletmeye çalışması sayesinde döneminde üstün bir başarıya imzasını atmıştır.

Dil felsefesi ve mantık alanında yazdığı eserlerle bilinen Farabi, siyaset felsefesi, müzik, din felsefesi, psikoloji ve metafizik alanlarında da eserler ortaya koymuştur.

Etkileri

İslam dünyasında Meşşai Okulu, Aristoculuk olara bilinmektedir. El-Kindi tarafından kurulan bu okulun ikinci kurucu olarak Farabi bilinmektedir. İslam ve felsefe alanlarında bilinen Ebu Hayyan Teyhidi, Ebu Süleyman Es-Sicistani, Yahya bin Adi ve İbn Miskeveyh Farabi’nin takipçisi olmuşlardır ve yazdıkları eserlerde Farabi’ye atıflarda bulunmuşlardır.

İslam dünyasında Farabi kelamcılar üzerinde de etkisini göstermiştir. Örneğin; Gazali pek çok yönden Farabi’ye karşı olsa da felsefesi ve psikoloji alanlarında Farabi’den etkilenmiştir. Nasirüddin Tusi de Ahlak-ı Nasıri isimli eserinde Farabi’ye ait olan ahlak görüşlerine dayanarak anlatımını gerçekleştirdi.

Farabi, kelamcıları etkilediği gibi aynı zamanda bilim insanlarını de etkisi altına almıştır ev pek çok bilim insanının eserlerinde Farabi’nin görüşlerine yer verilmektedir. Batı dünyasında bilinen, fizik bilimi insanlarından olan Alhazen yani İbn-i Heysem, ışık fiziği ile ilgili çalışmalarını yaparken algı konusuna değinmiş, psikolojik  çalışmalara yönelmiş, kuşkuculuğa yönelmiş ve bu noktada Farabi’nin bilgi felsefesi öğretilerinden yararlanmıştır.

Erdal İnönü

Erdal İnönü

Erdal İnönü, Türk tarihi açısından önemli isimler arasında bulunan fizikçi, siyasetçi ve alimdir ve aynı zamanda Türkiye Cumhuriyeti’ne ikinci cumhurbaşkanı olarak seçilen İsmet İnönü’nün oğludur. Erdal İnönü 6 Haziran 1926’da Ankara’da dünyaya gelmiştir. 1983 yılına kadar bilim alanında çalışmalar yapan ve akademik kariyerine devam eden Erdal İnönü 1983 yılı itibari ile siyasi hayata geçiş yapmıştır. 1983 yılının Mayıs ayında, 12 Eylül Darbesi sonrasında siyasi faaliyetlerin serbest bırakılması ile eğitim, öğretim ve bu alanlardaki yöneticilik hayatını bitirip görevlerinden ayrılan İnönü, aynı yılın 6 Haziran gününde Sosyal Demokrasi Partisi’nin kurucu üyeliğini yapmıştır. Partide genel başkanlık görevi alarak siyasi yaşama adım atan İnönü, 16 Mayıs 1993 ile 25 Haziran 1993 yılında yani yaklaşık olarak 1,5 ay boyunca Başbakanlık görevine vekalet etmiştir. 1991 yılı ile 1993 yılları arasında Başbakan Yardımcısı olarak görev alan Erdal İnönü aktif siyasetten ayrılıncaya dek Dışişleri Bakanlığı görevinde bulunmuştur.

Erdal İnönü Kimdir?

2006 yılında kan kanseri teşhisi konulan Erdal İnönü, ABD’de tedavi görmüştür. Başarılı bir tedavinin ardından hastalığına bağlı olarak zatürre hastalığına yakalanan İnönü 2007 yılında tekrar hastaneye yatırıldı. Yapılan tetikler sonucunda yeniden kan kanseri hastalığının nüksettiği ortaya çıkan İnönü yeniden ABD’ye giderek tedavi altına alındı. 31 Ekim 2007’de Houston’da hastanede yaşamını yitirdi ve Türk Hava Yolları’nın tarifeli uçağıyla Türkiye’ye getirildi. 81 yaşında yaşamını yitiren bilim insanının kabri İstanbul Zincirlikuyu Mezarlığı’nda bulunmaktadır.

Eğitim Hayatı

Mevhibe ve İsmet İnönü’nün ortanca çocuğu olan İnönü, ilk ve orta eğitimini Ankara’da görmüştür. 1943 yılında Ankara Gazi Lisesi’nde okuyan Erdal İnönü, 1947 yılında Ankara Üniversitesi Fen Fakültesi’nde Fizik/Matematik eğitimi almış ve buradaki eğitimini tamamladıktan sonra Amerika Birleşik Devletleri’ne giderek California Teknoloji Enstitüsü’nde fizik alanında yüksek lisans yapmıştır. Yüksek lisans eğitiminin ardından doktora eğitimini de tamamlayan Erdal İnönü burada derece almıştır.

Doktora eğitimini tamamladıktan sonra Princeton Üniversitesi’nde araştırmalar yapan ve daha sonra 1952 yılında Türkiye’ye dönen Erdal İnönü, Ankara Üniversitesi’ne asistan olarak girmiş ve 1955 yılında burada Fen Fakültesi’nde doçent olmuştur. 1958 ve 1960 yılları arasında yüksek lisans ve doktora eğitimini aldığı Princeton Üniversitesi ile Oak Ridge Princeton National Laboratory’de çalışmış; konuk araştırmacı olarak çalışmalar yürütmüştür. İnönü daha sonra da Kuramsal Fizik Profesörü olarak ODTÜ’ye girmiştir.

Çalışma Hayatı

Fizik alanında aldığı eğitim ile çalışma hayatını sürdüren Erdal İnönü, 1960 ile 1964 yılları arasında Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nde Teorik Fizik Bölümü Başkanlığı, 1965 ile 1968 yılları arasında Fen ve Edebiyat Fakültesi Dekanlığı yapmıştır. 1968 yılında ise eğitim aldığı Princeton Üniversitesi’nde ve Columbia Üniversite’sinde bir yıl konuk profesörlük yaparak ders vermiştir. 1969 yılında Türkiye’ye dönen Erdal İnönü ODTÜ Rektör Vekilliği yapmış, 1970 yılında ODTÜ’ye Rektör olarak seçilmiştir. 1971 yılında ODTÜ Rektörlüğü’nden ayrılan İnönü, bilimsel çalışma hayatına devam etmiştir.

1975 yılında Boğaziçi Üniversitesi’ne geçen İnönü, bir yıl sonrasında Boğaziçi Üniversitesi Temel Bilimler Fakültesi Dekanlığı’na getirilmiştir. Altı ay görevini icra eden Erdal İnönü, 1982 senesinde Türkiye Bilimsel ve Teknolojik Araştırma Kurumu’nun yani TÜBİTAK’ın İstanbul’daki Feza Gürsey Enstitüsü’ne müdür olarak atanmıştır.

Bilimsel Çalışmaları

Fizik alanında önemli çalışmalara imzasını atan Erdal İnönü, 1951 yılında Macar asıllı olan Amerikalı Atom Fizikçisi Eugene Wigner ile birlikte Princeton Üniversitesi’nde ortak bir çalışma yapmıştır. Ortaklaşa yapılan bu çalışma genel bir yöntem niteliği kazanmış ve matematiksel fizik yöntemleri arasında yerini bulmuştur. Literatüre ‘İnönü-Wigner Grup İndirgenmesi’ adıyla geçen bu çalışma günümüzde çağdaş matematiksel fizik temel kavramlarından birisi olarak kabul edilmektedir.

1974 yılında fizik alanında TÜBİTAK Bilim Ödülü’nü alan Erdal İnönü daha sonra oldukça önemli bir ödül olan Wigner Madalyası’nı 2004 yılında almıştır. Feza Gürsey’den sonra bu ödülü alan ikinci Türk olarak İnönü adını duyurmuştur. Erdal İnönü, 2002 senesine kadar, Sabancı Üniversitesi ve TÜBİTAK Feza Gürsey Enstitüsü’nde çalışmaya devam etmiştir.

Eserleri

Erdal İnönü siyasi hayatının yanı sıra akademik bilimsel hayatına da devam etmiş ve akademik alanlarda yapıtlarını ortaya koymuştur. 1923-1966 Döneminde Fizik Dalındaki Araştırmalara Türkiye’nin Katkısını Gösteren Bir Bibliyografya ve Bazı Gözlemler adlı yapıtını 1971 yılında yayınlayan İnönü, 1973 yılında 1923-1966 Dönemi Matematik Araştırmaları Bibliyografyası ve Bazı Gözlemler adlı eserini yayımlamıştır. 1983 yılında ise İnönü, Meral Serdaroğlu ile birlikte Group Theoretical Methods in Physics adlı yapıtı ortaya koymuştur. Bu yapıtların yanı sıra Erdal İnönü, 1996 yılında Anılar ve Düşünceler 1.Cilt, 1997 yılında Mehmet Nadir Bir Eğitim ve Bilim Öncüsü, 1998 yılında Anılar ve Düşünceler 2.Cilt, 1998 yılında Kurultay Konuşmaları, 1999 yılında Fikirler ve Eylemler Tarih, Bilim ve Siyaset Üzerine Konuşmalar, 2001 yılında Anılar ve Düşünceler 3.Cilt, 2001 yılında Bilim Konuşmaları, 2002 yılında Üçyüz Yıllık Gecikme Tarih, Kültür, Bilim ve Siyaset Üzerine Konuşmalar ve 2003 yılında da Bilimsel Devrim ve Stratejik Anlamı adlı eserlerini yazmıştır.

Cahit Arf

Cahit Arf

Cahit Arf, Türk bilim insanı ve matematikçidir. 11 Ekim 1910 Selanik doğumlu olan Arf, 26 Aralık 1997’de İstanbul’da vefat etmiştir. Yaptığı çalışmalarla pek çok başarıya imza atan Cahit Arf 1948 yılında İnönü Ödülü’nü almış ve 1974 yılında da TÜBİTAK Bilim Ödülü’ne layık görülmüştür. TÜBİTAK’ta Bilim Kolu başkanlığı da yapan Arf, 1980’de İstanbul Teknik Üniversitesi ile Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde onur doktorasını, 1981 yılında da Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden de onur doktorasını almıştır.

Cahit Arf Halkalar ve Geometri alanında ileri düzeyde araştırma ve çalışmalar yapmıştır. Yaptığı bu çalışmalarla ilgili olarak gerçekleştirilen ilk konferanslar da 1984 yılında İstanbul’da olmuştur. 1990 yılında da Cahit Arf onuruna Sayılar Teorisi alanında uluslararası bir nitelik taşıyan sempozyum gerçekleştirilmiştir.

Eğitim Hayatı

İlk eğitimini o dönemin ‘sultani’ ismi verilen liselerinin ilk kısmında alan Cahit Arf, beşinci sınıfa geldiğinde genç bir öğretmen ile tanıştır ve bu öğretmen Arf’i matematik alanına yöneltmiştir ve bu alanda Arf kendisini geliştirmiştir. Lise öğrencisiyken sınıf arkadaşlarının çözümleyemediği matematik sorularını çözümleyebilen Cahit Arf, bu yeteneği ile okuldaki öğretmenleri ile birlikte ailesinin dikkatini çekmiştir. Matematik alanındaki bu yeteneğinin keşfedilmesi üzerine Arf, ailesi tarafından Fransa Paris’te bulunan St. Louis Lisesi’ne gönderilmiştir ve Cahit Arf lise eğitimine burada devam etmiştir. Üç yıl olan liseyi iki yıl içerisinde üstün başarı sağlayarak bitiren Arf Türkiye’ye geri dönmüştür. Matematik alanındaki başarıları sayesinde Cahit Arf, dönemin Türk Hükümeti’nin Avrupa’ya gönderilecek olan öğrenciler listesine alınmıştır.

Türk Hükümeti’nin de aracı olmasıyla Fransa’da bulunan Ecole Normale Superiure’ye eğitim almaya giden Cahit Arf yükseköğrenimini 1932 yılında tamamlamıştır. Yükseköğrenimi tamamlamasının ardından Türkiye’ye dönmüş ve Galatasaray Lisesi’nde matematik öğretmeni olarak çalışmıştır. Matematik öğretmeni olarak çalışan Arf ilerleyen zamanda, İstanbul Üniversitesi’ne ait Fen Fakültesi’nde doçent adayı olarak görev almıştır. Doktora eğitimi almak üzere Almanya’ya giden Arf, Almanya Göttingen Üniversitesi’ndeki doktora eğitimini 1938 senesinde bitirmiştir.

Çalışma Hayatı

Doktora eğitimini Almanya’da tamamlayan Cahit Arf yeniden Türkiye’ye dönmüş ve İstanbul Üniversitesi Fen Fakültesi’nde önce profesör daha sonra da ordinaryüs profesör olarak akademik kariyerine ve çalışmalarına devam etmiştir. Üniversitede 1962 senesine kadar akademik çalışma ve kariyer sürdüren Arf daha sonra Robert Koleji’ne geçmiş ve burada öğrencilere matematik dersleri vermiştir. 1964 yılında da TÜBİTAK’ta Cahit Arf, ilk bilim kurulu başkanı olarak profesyonel olarak çalışmaya başlamıştır.

Cahit Arf, Amerika Birleşik Devletleri’ne gitmiş, Kaliforniya Üniversitesi’nde konuk öğretim üyesi olarak çalışmış ve kendi alanı ile ilgili olarak çeşitli inceleme ve araştırmalarda bulunmuştur. Türkiye’ye geri dönmek ve burada yaşamak istemesi üzerine 1967 yılında Türkiye’ye dönüş yapmış ve dönüş yaptıktan sonra kısa bir süre içerisinde başta ABD olmak üzere Kanada’da bulunan üniversitelerden konuk öğretim üyesi olarak çalışması üzerine teklifler almıştır. Fakat Arf yurtdışında bulunan üniversitelere yanıt vermeden ODTÜ’ye atandığını öğrenmiş ve bu üniversitede göreve başlamıştır.

1980 yılında emekliye ayrılan Arf, emekli olduktan sonra da TÜBİTAK’ın kurulması ve oluşması adına pek çok çalışmaya imzasını atmıştır. TÜBİTAK’a bağlı olarak çalışmalar yürüten Gebze Araştırma Merkezi’nde görev almış ve Cahit Arf 1983 ile 1989 yılları arasında da Türk Matematik Derneği’nde başkanlık yapmıştır.

Cahit Arf, 1997 yılında ağır bir kalp hastalığı sebebiyle yaşamını yitirmiştir. Yaşamı boyunca matematik alanında büyük başarılara imzasını atan Türk Bilim insanı Arf, Halkalar ve Geometri konulunu konferansını 1984 yılında İstanbul’da gerçekleştirmiş ve matematikte geometri kavramı ile ilgili olarak makaleler hazırlamıştır. Cahit Arf onuruna yapılan Cebir ve Sayılar Teorisi konulu uluslararası sempozyum, İstanbul Silivri’de 1990 yılında gerçekleştirilmiştir.

Akademik Çalışmaları

Cebir konusunda yaptığı çalışmalarla adını uluslararası bilim alanında duyuran Cahit Arf, sentetik geometri sorularının pergel ve cetvel aracılığıyla çözülebileceği ile ilgili olarak çalışmalarda bulunmuştur. Ayrıca cisimlerin kuadratik formları sınıflandırması sırasında meydana gelen değişmezlere ilişkin olarak da Arf Değişmezi ile Arf Halkaları isimli çalışmalarıyla birlikte Hasse-Arf Teoremi’ni bilim dünyasına kazandırmıştır.

Matematiği bir meslek değil; yaşam tarzı olarak gören ve ele alan Arf, çalışma hayatı boyunca öğrencilerine matematiği ezberlemelerini değil; anlamayı nasihat etmiştir. Matematiğin bir sabır işi olduğuna deyinmiş ve matematiğin bu nedenle ezberlenerek değil; keşfederek öğrenilebileceğini ifade etmiştir. Cahit Arf’in matematik alanında ileri sürdüğü görüşlerin bazıları şunlardır:

  • Matematik tıpkı bir heykel, müzik ve resim gibi bir sanattır
  • Matematik, tüme varımsal bir bilim dalıdır ve bu bilim sonsuz kümeler için de geçerlidir.

Matematiğin sınırsız olduğunu ve b u nedenle ölümü unutturduğunu söyleyen Arf, her ölümsüz olduğunu hissettiğinde daha fazla çalışmak istediğini ve en fazla da kendisini matematik ile ilgilenirken ölümsüz hissettiğini dile getirmiştir.

Cahit Arf hem Türkiye hem de dünya için önemli bir matematikçi ve bilim insanıdır. Adına uluslar arası sempozyum düzenlenen, pek çok göreve ve ödüle layık görülen Arf’in resmi, Türkiye Cumhuriyeti parası olan 10 TL’lik banknot üzerinde bulunmaktadır.