Dermatolog Tıp Bilgini Uzmanı Hulusi Behçet’in Hayatı;

Hulusi Behçet

Hulusi Behçet 20 şubat 1889 yılında İstanbul’ da dünyaya gelmiştir. Türkiye cumhuriyeti kurulup, SOYADI Kanunu’nun kabülün den sonra, parlak ve zeki anlamına gelen BEHÇET Hulusi BEHÇET’in babası Mustafa Kemal ATATÜRKÜN arkadaşıdır ve Milli Eğitim Müdürüdür. Beşiktaş rüştiyesinden sonra, 1910 yılında Askeri Tıbbiye’yi tabip yüzbaşı olarak bitirmiştir, ve öğrenimini bu tarih’te tamamlamıştır. Ardından daha iyi tecrübe kazanabilmek ve kendini geliştirmek için Yurt dışına çıkarak  Budapeşte, Berlin, charite hastanesinde 1 yıl görev yapmıştır.

1919 yılında Türkiye’ ye dönüş yapmıştır. Bir süre serbest çalıştıktan sonra 1923 yılında, istanbul’da  zührevi  hastalıklar hastane’sinde Başhekimliği görevinde, Vakıf Gureba Hastane’sinde Dermatoloji uzmanlığı yapmıştır. yine aynı tarihte Refika AVAZ ile bir evlilik yapmıştır. Evliliklerinden bir kızları vardır.

Hulusi Behçet yaptığı çalışmalarla bir çok  alanda  profesör ünvanı almıştır. Ayrıca  Profesör ünvanı’ nı alan ilk Türk akademisyeni de Dermatolog  Hulusi Behçet’ tir.

– Behçet hastalığı- Behçet sendromu- Trisymtom Behçet- Morbus Behçet

Hulusi Behçet’in buluşudur.Bilim dünyasına bu hizmetiyle tanınmaktadır. Hastalığa “morbus behçet” adı verilmiştir. hastalık giderek artmaya başlamış  fakat hastalığın tedavisi konusunda olumlu kesin sonuçlar elde edilememiştir. Behçet hastalığına çocuklarda pek rastlanmıyordu.

Behçet Hatalığı;  Bir damar iltihabı ve bu nedenle ortaya çıkan bulgulardır. Hulusi Behçet bu hastalığın nedenlerini, ve tedavisini kesin sonuçlarla elde etse’de, diğer ülkeler ( JAPONYA- AMERİKA- FRANSA- İNGİLTERE) gibi ülkeler henüz Hulusi Behçet’in ulaştığı bilgilere ulaşamamışlardır. Bunların yanında Dermatolog Hulusi Behçet  ülkemizde sıkça ve çoğunlukla görülen mantar, şark çıbanı, ham incir dermatiti, arpa uyuzu gibi hastalıklarada değinmiştir.

Hulusi Behçet’in Hastalıklar Alanında Bir  Çok Çalışması Vardır.

Arpa inciri hastalığının türünü ortaya koymuş, ham incir dermatiti hastalığını dünya’ ya tanıtmış, şark çibanı hastalığı ile de dünyanın dikkatini üzerine çekmeyi başarmıştır. deri ve zührevi hastalıklar alanında yaptığı çalışmalarla adını dünyaya duyurmanın yanı sıra TÜRKİYE nin adını da duyurmuştur. tıp dünyasında birçok yeni kapının aralanmasını sağlayan BEHÇET birçok hastayada umut ışığı ve yol gösterici olmuştur. BEHÇET hastalığını tarif eden ilk bilim insanı olarak tanınmaktadır.

Hulusi Behçet bizlere 196 kalıcı eser bırakmıştır. Frengi dersleri ve klinik ve pratikte Frengi teşhisi ve benzeri deri hastalıkları bu eserlerden en önemlileridir. FRANSIZCA ALMANCA VE LATİNCE bilmektedir.

DERMATOLOG TIP BİLGİNİ HULUSİ BEHÇET yaşamı boyunca hastalara umut ışığı olmuş ve bu alanda yol göstermiştir. tıp alanında birçok ödül almasına rağmen alçak gönüllülüğünden asla taviz vermemiştir. tıp alanında birçok başarıya sahip olan tıp bilgini 8 Mart 1948′ de aramızdan ayrılmıştır. sevgi ve rahmetle anıyoruz ünlü tıp bilginini.

aramızdan ayrılmış olsa’da TÜRK ve DÜNYA tıp bilimine katkıları unutulmayan TIP BİLGİNİ HULUSİ BEHÇET aramızdan ayrılışının 27. senesinde 1975 yılında TÜBİTAK tarafından bilim ve hizmet ödülü ile, 1982 yılında ise Eczacıbaşı Bilimsel Araştırma ödülü ile onurlandırılmıştır. adına PUL ve GÜMÜŞ PARA basılmıştır.

MİNNET VE SAYGIYLA ANIYORUZ…

Hulusi Behçet

Hulusi Behçet

Hulusi Behçet Türk bilim insanları arasındadır.  Hulusi Behçet, yaşıtlarına göre çok zorlu günler geçirdi.  Çocukluk yıllarından annesinin acı haberini aldı ve anneannesi tarafından büyütülmeye başlandı. Babası Şam’da görev alan biriydi bu nedenle babasının yanına Şam’a gitmeye başladı. İlkokulunu Şam’da tamamladı.  Hulusi Behçet, her zaman kendini geliştirmeye çalışan birisi olduğu için Fransızca, Latince ve Almanca öğrenmeyi başardı.  Hekimlik hakkında öğrenmek istediği her şeyi Osmanlı Gülhane Askeri Tıp Akademisi’nde gördü. O dönemler Osmanlı Devleti’nde hiçbir kişi kişisel tıp eğitimi alamazken bunu Hulusi Behçet başardı. Mezun olduktan sonra tüm ilgi ve alakasını dermatoloji ve cinsel yolla buluşan hastalıklara ayırdı.

Hulusi Behçet’in Gelişimi

Hulusi Behçet, talihsiz bir dönemde araştırma yapıyordu. Osmanlı Devleti büyük bir savaşa girmiş, tüm erkekleri cepheye gönderiyordu. Hulusi Behçet’in doktorluk kimliği bildikleri için büyük bir hızla Edirne hastanesine gönderildi. Savaş dönemi boyunca zührevi ve dermatoloji hastalıklarıyla ilgilendi. Osmanlı Devleti’nde yeterli araştırma ortamı bulamadığı için gelişimini Budapeşte’de bulacağına inandı ve oraya gitti. Budapeşte’de de istediğini alamadı ve Berlin’e doğru gitmeye başladı. Berlin onun için bulunmaz bir fırsat oldu, birçok bilim insanı, doktorla tanışma fırsatı yakaladı.

Eğitimini ve gelişimini Almanya’da tamamladıktan sonra memleketi Türkiye’ye dönmeye karar verdi. Tüm çalışmalarına serbest olarak yaklaşırken Hasköy Cinsel Hastalıklar Hastane’sin de başhekimlik görevine çağırıldı. Bilgi birikimini göstermek için hiç düşünmeden teklifi kabul etti ve oraya gitti. Daha sonra Vakıf Gureba Hastanesi’nde doktorluk yapmak için atandı.  Daha sonra İstanbul Tıp Fakültesi’nde öğrenci yetiştirmek için profesörlük makamına atandı. Orada bir diplomatın kızıyla tanışarak dünya evine girdi. Rafika Davaz ile evliliklerinden bir kız çocuğu oldu. Hulusi Behçet, 1936 yılında yürüttüğü çalışmalar sonuç verdi. Kendi hastalığı da olan vaskülit hastalığını bulmayı başardı. Daha sonra hastalığa Behçet Hastalığı ismi verildi.

Hulusi Behçet’in Bilimsel Çalışmaları

1932 yılında İstanbul Üniversitesi’nin kurulması planlanıyordu. Bu dönemlerde Hulusi Behçet, Deri hastalıklarını gidermek için iyi bir uzman olarak İstanbul Üniversitesi’nde çalışmaya başladı. Hulusi Behçet, çalışmalarına hız kesmeden devam etti ve Türkiye’nin ilk profesör unvanını kazanan isim oldu. Bu yıllarda sık sık sempozyumlarda, konserlerde ve kongrelerde bilir kişi olarak konuşmalar yapıyordu. Bu işlemi sadece Türkiye’de değil Avrupa’da yürütüyordu. Başarıları ve ünü dilden dile konuşulurken bilimsel dergi ve makaleler yayınlamaya başladı.

Hulusi Behçet’in Çalışmaları ve Başarıları

Ünlü Alman Bilim insanları Hulusi Behçet üst düzey bir daha fakat Türkiye’de yeterli imkanı bulamadığı için eserlerini Avrupa’da tanıtmak zorunda kalıyor dedi. Bu nedenle Türk halkı Hulusi Behçet’ten tam verim alamadı. Bu durum Hulusi Behçet’i çok üzdü ve hemen birçok eserini Türk hekimlerin yetişmesi için Türkçeye çevirdi. Ardından çoğaltılmasını sağlayarak yayılmasını sağladı. Daha sonra Kore’de ki öğrencilere ulaşmayı başardı. Birçok sempozyumda ve sunumda Kore ve Türk öğrencilere yardım etti.

Bir bakteri türü olan Frengi üzerinden uzun çalışmalar sürdürdü. Frenginin tedavi edilmesi, düzeltilmesi gibi birçok alternatifi makale olarak yayma çalıştı. Hulusi Behçet’in üzerinde detaylı çalıştığı bir diğer hastalık ise Oriental Sore’du.  Hakkında birçok makale ve dergi yayınlamaya çalıştı. Aradan geçen yıllar sonunda Diathermi sayesinde tedavisini yapmayı başardı. Bir leishmania durumunda kabuktan sonraki evreye çivi belirtisi adını vererek bunu ilk tanımlayan insan oldu. Yayınlamış olduğu dergi, makalelerden bir kısmına parazitoz ile ilişkilendirdi. Türkiye’de çalışmaları sonucunda uyuza bir açıklık getirdi. Hulusi Behçet, Türk hekimliği ve araştırmalarına öncü olabildi.  Turkish Archives Of Dermatology and Syphilology dergisinin sorumlusu ve yöneticisiydi.

Hulusi Behçet’in Eserleri

Kitapları:

  1. Behçet H. Frengi Dersleri
  2. Behçet H. Klinikte ve Pratikte Frengi Teşhisi ve Benzeri Deri Hastalıkları

Bazı Monografileri:

  1. Behçet H, Hodara M. Etude Histologique Experimentale
  2. Saylan, Türkan
  3. Behçet Hulusi Hodara M. Rexherches Sur La Pathogene
  4. Behçet H. Frengi Ayıp Mıdır?
  5. Tabiatta Ayıp Denilen Hastalık Mevcut Mudur?
  6. Behçet H. Hodara M. Süreyya Memleketimizde Arpa Uyuzlarının Menşei Hakkında Etüdler Monografisi

Hulusi Behçet Türk tıbbı ve Türk öğrencileri için büyük çaba ve emek gösterdi. Çok zor zamanlar geçirmesine rağmen çalışmanın her zaman büyük şeylerin başlangıcı olduğunu düşündü. Birçok hastalığa tanı koydu, ülkesinin en zor dönemlerinde yardıma koştu. Vermiş olduğu eserler ve emekler Türk hekimler ve Türk halkı tarafından her zaman şükranla ve saygıyla anılmaya devam ediyor. Behçet hastalığına tanı koymasıyla birçok insanın hayatını kurtarmayı başarmıştır.  Hulusi Behçet, 1948 tarihinde vefat etti.

Hezarfen Ahmed Çelebi

Hezarfen Ahmed Çelebi

Hezarfen Ahmed Çelebi, Osmanlı topraklarında yaşamış çok bilgili birisidir. Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesinde ismi geçmektedir. Hezarfen Ahmed Çelebi, sırtına taktığı kanatlarla İstanbul Üsküdar’dan Doğancılar meydanına ulaşmayı başarmıştır. Çoğu insan ilk uçan Türk olarak Ahmet Çelebi’yi kabul görür. Fakat bazı bilim insanları yeterli kaynak olmadığına dayanarak bu işin bir efsaneden ibaret olduğunu söylüyor.  Hezarfen, Farsça bir kelimedir ve manası bin anlamına gelir.  Hezarfen’e bu yüzünden bilgin, bilimli anlamı yüklenmiştir. Çelebi ise Süryanice’den gelen bir unvandır, Osmanlılara göre Çelebi efendi, rab, kuvvetli manasına geliyordu.

Hezarfen Ahmed Çelebi’nin Uçma Çalışması Hakkında

1550-1565 yıllarından Avusturya büyük elçisi Ogier Chislain de Busbecq İstanbul’da yaşıyordu. Günlüğüne bu tarihler arasında bir Osmanlı’nın gökyüzünde dakikalarca süzüldüğüne şahit olduğunu yazdı. Fakat bilim insanları Hezarfen Ahmed Çelebi’nin o dönemde yaşamadığını ve bu durumun Hezarfen Ahmed Çelebi’yi yakından uzaktan ilgilendirmediğini söyledi. Hezarfen Ahmed Çelebi hakkında elimizde bulunan tek kaynak Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi’nden elde ediliyor.

Hezarfen Ahmed Çelebi Hakkında Görüşler

 

Tarihsel Görüş:

Hezarfen Ahmed Çelebi’nin uçtuğuna şahit olan halk hemen padişaha haber verir. Dönemin padişahı IV.Murat durum karşısında çok düşünür. Avrupa’dan birkaç gurup insan o dakikada oraya gelerek durumun doğruluğuna tanık olur. Avruplıların bu ilgisinden dolayı 4.Murat Ahmet Çelebi’yi kaybetmemek için bir kase altın verir. Tüm hizmetkarlarına Hezarfen Ahmet Çelebi’nin rahat edilmesini emreder. Bilim insanlarının yaptıkları araştırmalara göre o dönemde hazineden bir kase altın eksilmemiştir. Bu olayın sadece Seyahatname de geçmesi Evliya Çelebi’nin eserin popülerliğini arttırmaya çalışması olarak görüldü. Bu bulgulardan sonra bilgili Osmanlı tarihçileri olaya şüpheyle yaklaşmaya başladı.

Türk tarihçisi İlber Ortaylı Hezarfen Ahmed Çelebi’nin uçma olayını Türk halkının efsaneleştirdiğini ve gerçek bir olay olmadığını söyledi. İlber Oraylı’nın hemen ardından Halil İnancık’ta olayın doğru olmadığını sadece o dönemdeki insanların ağzından dolanan bir laftan ibaret olduğunu söyledi.  Daha sonra bu olayların Türk halkına öğretilmesini ya da okutulmasına engel olmamız gerek diye ekledi. İlber Ortaylı, Halil İnancık ve Ekmeleddin İhsanoğlu’nun ortak kararıyla Hezarfen Ahmed Çelebi’nin uçma olayı sadece bir efsaneden ibarettir.

Bilimsel Görüş

Hava olaylarını inceleyen bilim insanlarına göre bu uçuş o dönemin şartlarında imkansızdır. Kule ve meydan arasındaki yükseklik 63 metre, iki bölge arasındaki uzaklık ise 3.358 metre olarak hesaplanmıştır. Bu verilere göre o dönemde bu uzaklık arasındaki hava basıncını ve eğimi hesaplayıp uçmak oldukça zordur. Günümüzde hazırlanan delta kanatlar bile bu uçuşu yapmakta oldukça zorlanabilir.  Delta kanatları dünyanın en hafif maddelerinden yapılır. Fakat o mesafe arasındaki basınç ve eğimin üstesinden gelmesi pek mümkün değildir. Bilimsel görüşe göre Hezarfen Ahmed Çelebi’nin o dönemde uçuş yapması sadece bir efsanedir.

Hezarfen Ahmed Çelebi’ye İnanlar

Hezarfen Ahmed Çelebi’nin mucizevi uçuşu hakkında bilinen tek kanıt Evliya Çelebi’nin Seyahatnamesi olarak biliniyor. Seyahatname’de sadece küçük bir bölümde geçen olay bazı insanlar tarafından farklı boyutlara evirildi. Uçma becerisi ve dolu bir insan olmasından dolayı Osmanlı halkı ona Hezarfen olarak seslenmiştir.  Uçma işini kafaya  koyduğu anda Leonardo Da Vinci’nin uçma konusunda yazdığı kaynaklardan yararlanmıştır. Da Vinci’nin yazılarında Türk âlim olarak görülen kişi İsmail Cevheri’dir. İsmail Cevheri’den aldığı fikirler doğrultusunda uçma konusunda bir takım fikirlere sahip oldu. Öncelikle kuşların uçma mekanizmasını inceledi daha sonra kanatlarını geliştirdi.

Hezarfen Ahmed Çelebi’nin Popüler Kültürü

Hezarfen Ahmed Çelebi, Türk havacılık sektörünün en önemli insanlarıdır.  Hezarfen Ahmed Çelebi, Türkiye’nin ve Osmanlı’nın en önemli değerleri arasında gösteriliyor. Her ne kadar gerçekliği belirli olmasa da anlatılanlar her Türk gencinin yolunu açmakta en önemli görevi görüyor.

  1. PTT idaresinin ürettiği posta pullarının üzerinde Hezarfen Ahmed Çelebi kullanılmıştır. Zeytuni, yeşil ve mavi renklerde olan pullar Galata Kulesi ve Üsküdar arasındaki uçuşu hatırlatıyor. Hezarfen Ahmed Çelebi’nin değeri bu pullarla git gide daha da artmıştır.
  2. Bir zamanlar TRT Çocuk çizgi film kanalında Hezarfen Ahmed Çelebi’nin hayatına, eserlerine ve başarısızlıklarına değinilmiştir. TRT Çocuk’un en ünlü çizgi filmleri arasında görülen Küçük Hezarfen çok beğeni toplamayı başarabildi.
  3. 2011’in başlarında 3D teknolojisi kullanılarak Hezarfen Ahmed Çelebi’nin animasyon filmi yapıldı.
  4. 2013 yılında Fazıl Say tarafından Hezarfen Ney adlı beste bestelenmiştir. 4 bölüme ayrılan beste her bölümde Hezarfen Ahmed Çelebi’nin neler yaşayabileceğini gösterdi.
  5. 1996 yılında vizyona girmiş İstanbul Kanatlarımın Altında filmi, Hezarfen Ahmed Çelebi’nin başarılarını konu edindi. Bu film o dönemdeki insanlara Hezarfen Ahmed Çelebi efsanesini anlatmaya çalıştı.
  6. Muhteşem Yüzyıl dizisinde Hezarfen Ahmed Çelebi hakkında birçok kesit verilmeye çalışıldı.

Bilim insanlara göre bir efsane olsa da Türk halkının duygularını ve milli düşüncelerini kalkındırmak için Hezarfen Ahmed Çelebi önemli bir isimdir. O dönemde uçtuğu doğru ya da yanlış olabilir. Fakat farklı yönlerden zekası ve bilinci onu bir kahraman yapabiliyor.

Halil İnalcık

Halil İnalcık

7 Eylül 1916 tarihi doğumlu Halil İnalcık özellikle de Türk-Osmanlı Tarihine dair yapmış olduğu çalışmalar ve de araştırmalar sonucu oldukça orijinal katkılarda bulunmuş olan Türk Tarih Profesörüdür. Birçok yerli yabancı üniversitede yayınlamış olduğu kitapları ders kitabı olarak dersliklerde boy göstermekte. “The Ottoman Empire The Classical Age 1300-1600” ve “An Economic and Social History of the Otoman Empire” gibi oldukça meşhur kitapları neredeyse ana kitap olarak Osmanlı tarihine ışık tutan başyapıtlardır. Bu alanda yapmış olduğu ve iz bıraktığı miraslar tüm yetiştirdiği öğrenciler tarafından da saygıyla anılmaktadır. Hem dünya siyasetinde hem de Türk siyasetinde aynı zamanda da tarihsel çalışmalarda öncü ve yetkin bir insandır. Aynı zamanda bu yapmış olduğu faaliyetler sebebiyle de Şeyh-ûl Müverrihin (Tarihçilerin şeyhi) ve Tarihçilerin Kutbu gibi isimlerle de anılmaktadır. İnalcık tam 32 yıl Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi’nde, Ankara’da tarih dersleri verdikten sonra 1972 senesinde Chicago Üniversitesi’nde Osmanlı Tarihi Kürsüsünü kurmuştur, 1993 artık ülkeye dönen tarihçi bu sefer aynı yıl Bilkent Üniversitesi’nde Tarih Bölümünü kurmuştur.

İstanbul’da doğup büyüyen İnalcık’ın annesi ve babası Kırım göçmenidirler. 1923 senesinde Ankara Gazi Mektebi’nde okul hayatına başlar ve de daha sonradan Balıkesir’de devam eder 1936 yılında Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Yeni Çağ Tarihi bölümünde üniversite hayatına başlar.  Mezun olduktan sonra da yüksek lisansına devam etti daha sonradan da burada asistanlık yaptı. Doktora ve doçentliğini tamamladıktan sonra çeşitli yerlerde araştırma faaliyetleri yürütmeye başladı özellikle Osmanlı tarihine dair kaynak taraması yaptı ve de devlete ait belgeleri topladı. British Museum’da belge toplama işinde bir süre çalıştıktan sonrada 1951 senesinde Türkiye’ye döndü. Bursa’da siciller ve belgeler üzerine çalıştı. Tüm çabaları sonucunda da bu belgeler ve siciller Topkapı Sarayı’nda atölyelerde toplanıp ciltlenerek tekrar Bursa’ya gönderildi. Dünyaca ünlü en önemli üniversitelerinde Columbia, Princeton, Pennsylvania, Harvard Üniversitelerinde ziyaretçi olarak ders anlatmıştır. 1973 senesinde meşhur kitabı The Ottoman Empire The Classical Age 1300-1600’ı yayımladı.

Ondan öğrenilebilecek en büyük nasihatlerin şunlar olduğunu söyler onun yetiştirdiği öğrencileri: kendi toplumunu ve topraklarını küçümsememek gerekir, der. Özellikle de batıya özenmemek ve de batı ile ilgili konuşmalarında değerlendirmelerinde de bu hassasiyeti gözettiğini söyler. 20 seneden fazla kaldığı Amerika’da özellikle hiçbir zaman hayranlık çabası içinde olmadığını da belirtmiştir.

Osmanlı tarihine dair yayınlanan ya da yayımlanmış olan kaynakların birçoğunu bulma ve arama işlemini üstlenen İnalcık hemen hemen her yerde bu faaliyetlerden örnekler veya bulgular toplamıştır. Daha sonraları da bunları eserlerinde yansıtan İnalcık bu koleksiyonunu Bilkent Üniversitesi’ne bağışlamıştır. Şu an da kendi adına olan bu merkezde sergilenmektedir. Çalışmalarına ara verdikten sonra Türkiye’nin en önemli üniversitelerinden olan Bilkent üniversitesinde öğrencilerle birlikte çalışma yürütmüş ve de hayatındaki tecrübeleri bilgi ve birikimleri de onlara aktarmış, akademik anlamda onlara yol göstermiştir. Kendisi gibi Türk tarih profesörlerinden en bilinen isim olan İlber Ortaylı ile bu üniversitede siyaset tarihi, Osmanlı tarihi ve de Türk tarihi derslerini vermişlerdir. Aynı zamanda iki yakın arkadaş olduklarını da söyleyebiliriz.

Yurtdışındaki bilgi birikimi ve yapmış olduğu araştırmaları bittikten sonra 1986 yılında Chicago Üniversitesi’nden ayrıldıktan sonra 1993 senesinde Bilkent Üniversitesi’nde Osmanlı Tarihi bölümü kurarak burada öğrencileri ile birlikte tam 23 yıl boyunca dersler verdi. Özellikle de yüksek lisans ve doktora programlarında olan öğrencilerle birlikte seminer tarzında dersler verdi. Yıllardan beri geliştirdiği araştırmalar ve de belgeleri topladığı ve sunduğu bir merkezde sergi alanı bulunmaktadır. Bu merkezde hatıra defterlerini, arşivlediği yarım kalmış olan metinleri ve 1000’den fazla materyalleri bulabilirsiniz. Bu belgelerin çoğu Bilkent Üniversitesi’ne bağışlanmıştır İnalcık tarafından. İnalcık dil konusunda da kendini oldukça geliştirmiş olup çok iyi düzeyde Osmanlıca’ya hakimdir. İngilizcesi de oldukça gelişkin bir düzeydedir. Bunların yanında Almanca, Arapça, Farsça ve İtalyanca biliyor. Eserlerinde de yardımcı olması için bu dillerde çalışmalar yapmış, çeşitli makaleler yayınlamıştır. Birçok makalesi ve de kitabı olan İnalcık temelde siyaset ve tarihle ilgilenmiş olsa da eserlerinde ele aldığı konularda, devletlerde, ekonomik felsefi hukuk ticaret birçok öğeye de yer vermiş. Tarihin kapılarını aralamıştır. Tarihçilik faaliyetinin de sadece ilimle irfanla ve de bilgiyle oluşamayacağını bunun yanında da aynı zamanda tecrübenin ve birikimin de gerektiğini sık sık öğrencilerine telkinde bulunarak anlatır. Ayrıca sosyal bilimler alanlarıyla da ilgili bir mesleğe sahipseniz iç sezgilerinizin güçlü olması ve de güçlü bir altyapıya sahip olmak gerektiğini de vurgular. Zengin arşiv kaynakları biriktiren İnalcık bunları oluştururken de bilhassa birçok bilim dalından da faydalanmıştır. Mesela hukuk, siyaset ve ekonomi tarih birikimi için gerekli disiplinlerdendir der. Halil İnalcık genellikle yardımcıya ihtiyaç duymadan tüm araştırmalarını ve incelemelerini kendi yapar. Bir başkasına yaptırmak istemezmiş ona belki de en büyük yardımcı olan isimlerden biri de hanımı Şevkiye İnalcık’tır diyebiliriz, Arap Edebiyatı profesörüydü.

Halil İnalcık tedavi görmüş olduğu hastanede organ yetmezliği sebebiyle 2016 senesinde vefat etmiştir.  Ölümünün ardından Ankara ve Bilkent Üniversitelerinde tören düzenlenmiştir.  Daha sonra Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından da bir tören düzenlenmiş ve de mezarı çeşitli Arapça ve Farsça yazılarla şekillendirildi.

Gelenbevi İsmail Efendi

Gelenbevi İsmail Efendi

18.yy’da Manisa’da doğmuş olan ünlü matematikçi Osmanlı İmparatorluğunun en önemli bilim adamlarından biri olup asıl ismi aslından İsmail’dir. Ön adı doğduğu kasaba olan Manisa’nın Gelenbevi kasabası olmasından kaynaklanıyor. Tahmini olarak 1143/1730 tarihleri arasında doğup öldüğü söylense de net olarak kaç semesinde o dönemlerde yaşadığı bilinmemektedir. İlk başlarda doğup büyüdüğü kasabadaki alimlerden ve bilginlerden eğitim ve öğretim faaliyetlerini yürütürken daha sonradan da öğrenimini tamamlamak için İstanbul’a gitmek durumunda kalmıştır. İstanbul’da özellikle Fatih Medreseleri’nde eğitim hayatına devam eden Gelenbelevi dönemin en önemli alimlerinden dersler almıştır. Yâsincizâde Osman Efendi’den Arapça ve nakli ilimleri, “ayaklı kütüphane” diye ün salmış Müftizâde Mehmed Emin Efendi’den aklî ilimleri öğrenen Gelenbelevi o zamanların ilim merciisine göre iyi eğitim almış ve kendini oldukça iyi yetiştirmiş bir adamdır. Özellikle matematik konusunda edindiği tecrübelerinin çoğunu burada öğrenmiş ve de bilgisini ilerletmiş daha sonradan da müderris olmaya karar vermiştir. Neredeyse tüm hayatını ilme ve bilime aktarmış daha sonradan da hayatı boyunca devam ettiği çalışmalara devam etmiştir. Aslında yöntemleri oldukça eski hatta biraz da zor yöntemlerdir. Zor matematik problemlerini çözen Osmanlı matematikçisi; dönemin sadrazamı ve de Kaptan-ı Deryasının istekleri üzerine açılan okulda matematik öğretmenliği yapmıştır. Açılan bu kurumun adı Mühendishane-i Bahr-i Hümâyûn’dur. İmparatorluk Deniz Mühendishanesi’dir Türkçe karşılığı olarak. Tersane ve donanım faaliyetlerini yürütmek amacıyla kurulan bu kurumda birçok bilim insanı ve dönemin alimleri öğretmenlik yapmış, genç nesilleri yetiştiriyorlardı. Aynı zamanda ilk eğitim kurumlarından olan bu kurumun daha sonra genişletilmesiyle de buradan ayrılan İstanbul Teknik Üniversitesi ve Deniz Harp Okulu ile Deniz Lisesi bugüne değin hizmet vermektedir. 33 yaşında burada müderrislik sınavını kazanıp burada müderrislik faaliyetinde bulunmuştur. Atama sonunda da maddi olarak biraz daha refaha kavuşan Gelenbelevi daha popüler bir hale gelmiştir.

Müderrislik sonrasında da Eyüp Kadılığı ve sonrasında 1790 yılında şu an Türkiye sınırlarında olmayan Yunanistan sınırları içerisinde bulunan Yenişehir Mevleviliği’ne tayini çıkar ve de yine bu bölgelerde vefat etmiştir. Tahmini olarak 1791 senesinde diyebiliriz.

Hakkında bir rivayet anlatılır: Oldukça zor problemlerle ve matematikte özellikle de olasılık problemleriyle arası iyi olan Gelenbelevi bir gün bazı silahların hedefi vurmakta zorlanması üzerine dönemin o zamanki padişahı 3. Selim’i kızdırmış. Bunun üzerine de Gelenbelevi padişahın huzuruna çağrılır ve bu durumu düzeltmesi ve bir ayarlama yapması istenir. Daha sonradan araştırmalar ve incelemeler yapan Gelenbelevi sonunda bir silahın hedefi vurma olasılığı üzerine kafa yorar ve de tahmini ayarlamalarla topların, silahların, silahların hedefi vurmalarını sağlamıştır. Bu onun aslında gerçekten inanılmaz derecede iyi hesaplama yapmasının eseridir. Bu sayede de oldukça dikkati çeken bir başarı kazanmıştır. Özellikle de padişahın ilgisinden kaçmayan bu başarı bol miktarda altınla ödüllendirilmiştir. Olasılık konusunda değil sadece birde logaritma konusunda da matematiğe kazandırdığı yenilikleri Türk ilmine kazandırmıştır. Logaritmayı ilk defa Osmanlı’nın bilim hayatına sokan Gelenbelevi matematik konusunda engin bilgi ve tecrübeleriyle hayatını buna adamıştır. Mantık, felsefe, matematik ve geometri söz konusu olduğunda bilgi ve tecrübesi oldukça engindir. Bu yüzdendir ki dönemin şartlarına uyum sağlamak adına ve de Avrupa geleneklerine de denk bir donanıma sahip olmak için devletin yenilik ve de özellikle askeri yenilik yaptığı bilinmektedir.  Mühendislik alanında özellikle de Gelenbelevi’den ve de tecrübelerinden faydalanılmıştır.  Astronomi ilmi ile de yakından ilgilendiği Hisâbü’l-Küsûr kitabını İslam Astronomisi ile kaleme alarak yazmıştır. Gelenbelevi sadece müderrislik yapmamış aynı zamanda da 30’dan fazla kitap yazarak hem Türkçe hem Arapça birçok eser oluşturmuştur. Logaritmanın Mucidi olan bilim adamı bu konu başlığı ile ilgilide kitap yazmış, bu kitabı Mühendishâne’de eğitim amaçlı olarak kullanılmasını sağlamıştır.  Mühendishâne’de iken oranın Fransız mühendis hocalarından Lafitte-Clavé’nin de çalışmalarına ortak olmuş birlikte faaliyetlerde bulunmuşlardır. Derslerine de katıldığı olmuştur. Yine bir rivayete göre ise de zamanında Bab-ı aliye Fransız bir mühendis gelir ve de elinde getirdiği logaritma problemini çözmesi için okuldakilere gösterir. Kimsenin çözemeyeceğini, küçümseyerek söyler.  Daha sonra da oradakiler bunu Gelenbelevi’nin çözebileceğini söyleyerek onu Gelenbelevi’nin evine gönderirler. Onun evini ve mütevazi hayatını gören Fransız daha da küçümser bakışlarla çözemeyeceğini zanneder ancak Gelenbelevi’nin soruyu çözmesi üzerine şaşırır. Ve de ona ağırlığınca altın hediye edilmesi gerektiğini ve hatta Batı’da olsa kesinlikle değerinin bilineceğini söyler.

İstanbul Fatih’te kendi adını taşıyan bir Anadolu lisesi bulunmaktadır: Gelenbelevi Anadolu Lisesi. Gelenbelevi hakkında aslında kıymeti bilinmeyen ve de hatta yeteri kadar takdir edilmediği söylenmiştir. Birçok değerli eseri bulunan bilim adamı hem oldukça çok yönlü bir insan hem de emektar bir insandır. Dedesi ve de babası da Manisa civarında hem kadılık hem de müderrislik yapmış olduklarından dolayı kendi de müderris olmak istemiş. Erken yaşta babasız kalan Gelenbelevi de hayatının dönüm noktasını, onların yolundan gitmeyi daha küçük yaşlarda zaten kafasına koymuştu. Kendini ve de hayatını bu yönde geliştiren, değiştiren Gelenbelevi Efendi en çok da büyük alimlerden olmak istediği için İstanbul’a gider.

Öne Çıkan Eserleri

Hisâbü’l- Küsûr

Burhân fî ‘ilmi’l- mantık ve fenni’l- mîzân. Dârü’t-tıbâati’l-âmire

Hâşiye ‘alâ Şerhi’l- Celâl. İstanbul: Matbaa-i Âmire

Resâ’ilü’l- imtihân. İstanbul: Matbaa-i Âmire

Şerh-i Cedâvili’l-ensâb.

Dakâ’iku’l- Beyân fî kıbletü’l-büldan. Dârü’t-tıbâati’l-âmire

Risâle fî adabi’l- bahs.